Tevrat’ta Muhammed A.S.

Allah Kur’an’ın Maide 48, Al-i İmran 3gibi ayetleriyle daha önceki kitapları tasdik (Bknz. Kur’an’da Tasdik Kavramı) ettiğini belirtiyor. Fakat biz yine Kur’an’dan, önceki kitapların tahrif edildiğini/değiştirildiğini biliyoruz (Bknz. Kur’an’da Tahrif Kavramı Neml 76, Bakara 75211, Maide 15). Buradaki tahrif sadece metnin değiştirilmesi ya da metne ekleme yapılması değil, metnin yorumlanarak işlevinin değiştirilmesidir.

Tahrif kavramının daha iyi anlaşılabilmesi için Kur’an’daki tasdik sistemi iyi anlaşılmalıdır. Bütün nebilerin meşruiyetinin temeli, kendinden önceki kitapları tasdike dayanır (Bkz. Kur’an’da Tasdik Kavramı). Muhammed A.S.’a vahiy inmeye başladığı zaman klasik anlayışda olduğu gibi yepyeni bir din temeli atılmamış, bilakis varolan bir zeminin üstüne bir zemin daha çıkılmıştır. Bu işlem sırasında yeni zemin bir öncekinin çoğu maddesini tasdik etmiş, tahrif varsa tashih etmiş, iyileştirmeler varsa neshetmiş (Bkz. Kur’an’da Nesih Kavramı), gizlemeler varsa tebyin etmiş (Bkz. Kur’an’da Tebyin Kavramı), anlam bozuklukları varsa tafsil etmiş yani detaylandırmıştır. (Bkz. Kur’an’da Tafsil Kavramı).

Rabbimizin Al-i İmran suresinin 81. ayetinde bildirdiğine göre, önceki vahiylere mensup olan inananlar ısr yükü denilen ağır bir yükün altına girmiş bulunuyorlardı. Buna göre kendilerinden sonra gelecek olan nebilere inanma ve destek olma sözü vermişlerdi (Bknz. Tesniye Yasa’nın Tekrarı Bab 5 Pasaj 19, Mezmurlar Bab 79 Pasaj 89). Kur’an önceki metinleri tasdik ettiğine göre, önceki vahiy mensuplarının ellerinde, gelecek olan nebiler ile ilgili bilgiler olmalıydı. Örneğin Muhammed A.S.’ın Tevrat’ta ve İncil’de yazılı olduğunu Araf suresinin 157. ayetinde net bir şekilde görüyoruz:

“Onlar bu elçiye (Muhammed), bu ümmi [önceki kitapları bilmeyen] nebiye uyan kimselerdir. Onu yanlarındaki Tevrat’ta ve İncil’de yazılı bulurlar. O, onlara marufa uygun olanı emreder ve münkeri yasaklar. Temiz şeyleri helal, pis şeyleri haram kılar. Isr’larını (ağır yüklerini) ve üzerlerindeki bağları kaldırıp atar. Kim ona inanır, onu destekler, ona yardım eder ve onunla birlikte indirilen nûra (Kitaba) uyarsa, işte onlar umduklarına kavuşacak olanlardır.”” Araf 157

Tevrat’a Göre Peygamber Tanıma Kriterleri

Kendi kitaplarında yazılı olan bu nebiyi tespit etmek için kriterleri de Allah kendilerine şu şekilde bildirmiştir:

““Aranızdan bir peygamber ya da düş gören biri çıkarsa, bir belirtiyi ya da şaşılası bir olayı önceden bildirirse, ‘Bilmediğiniz başka ilahlara yönelip tapınalım’ derse, söz ettiği belirti, şaşılası olay gerçekleşse bile, o peygamberi ya da düş göreni dinlememelisiniz. Tanrınız RAB kendisini bütün yüreğinizle, bütün canınızla sevip sevmediğinizi anlamak için sizi sınamaktadır. Tanrınız RAB’bin ardınca yürüyün, O’ndan korkun. Buyruklarına uyun, O’nun sözüne kulak verin. O’na kulluk edin, O’na bağlı kalın. O peygamber ya da düş gören öldürülecek. O, sizi Mısır’dan çıkaran, köle olduğunuz ülkeden kurtaran Tanrınız RAB’be karşı gelmeye kışkırttı. Tanrınız RAB’bin yürümenizi buyurduğu yoldan sizi saptırmaya çalıştı. Aranızdaki kötülüğü ortadan kaldırmalısınız.” Tesniye (Yasa’nın Tekrarı) Bab 13 Pasaj 15

Peygamber olduğunu iddia eden bir kişi, mucize gösterse dahi, önceki vahiyleri tasdik etmiyorsa, sözü dinlenmemeli ve öldürülmelidir. Bu pasajlarla ilintili olarak Yeremya kitabı Bab 23 Pasaj 2122‘de Rabbimiz gelen peygamberleri kendisinin yollamadığını fakat bu sözde peygamberlere vahiy gelmese bile, önceki vahyi tebliğ edip insanları kötülüklerden arındırmaya çalışabileceklerini bildirmektedir. Araf 157’de belirtilen “Marufa uygun olanı emreder ve münkeri yasaklar” ifadesinin belirtilen Tevrat pasajlarıyla bağlantılı olduğu açık bir şekilde görülmektedir.

Peygamber olduğunu iddia eden bir kişi mucize gösterse ve önceki vahiyleri tasdik etse dahi, yerine getirmesi gereken önemli bir husus daha vardır:

‘Bir sözün RAB’den olup olmadığını nasıl bilebiliriz?’ diye düşünebilirsiniz. Eğer bir peygamber RAB’bin adına konuşur, ama konuştuğu söz yerine gelmez ya da gerçekleşmezse, o söz RAB’den değildir. Peygamber saygısızca (yalan) konuşmuştur. Ondan korkmayın.” Tesniye (Yasa’nın Tekrarı) Bab 18 Pasaj 2122

Bu pasajlardan nebi olduğunu iddia eden kişinin gelecekten bir haber vermesi gerektiğini ve bu gerçekleşmezse yalan söylediğinin anlaşılacağı söylenmektedir. Yukarıdaki pasajlara uygun olarak Muhammed A.S. Tevrat’ı tasdik etmekte (Bakara 91), marufu emredip, münkeri yasaklamakta (Araf 157) ve Rum suresi vasıtasıyla gelecekten bir haber getirmektedir (Rum 4). Romalılar perslerle girdikleri savaştan yenilmişler ve yüce Allah bir kaç yıl içinde (üç ile dokuz yıl arasında) Romalıların galip gelip müslümanların sevineceğini bildirmektedir. Romalılar ve persliler hakkında bilgisi olmayan Muhammed A.S.’ın bir de Romalıların galibiyeti üzerinden müslümanların sevineceği iddia etmesi, öngöremeyeceği bir olaydır. Nitekim Nebimizin Medine’ye göç etmesinden sonra Romalılar’ın galibiyeti gerçekleşmiş, Muhammed A.S. haklı çıkmış ve İsrailoğullarının Tesniye (Yasa’nın Tekrarı) Bab 18 Pasaj 2122‘da beklediği kriter de gerçekleşmiştir.

Az önce okunan Araf 157’de “yazılı bulurlar” deniyordu. “Bulmak tabiri yapısı gereği az ya da çok bir uğraş, bir çaba gerektiren eylem türü olarak karşımıza çıkmakta olup, gerek bedenen gerek aklen aşamalı ve planlı bir şekilde ve ancak belirli bir süreç içerisinde elde edilebilecek hemen her şey “bulma” eyleminin konusu olmaya müsaittir.(Kitabı Mukaddes’in Neyi Tahrif Edildi, Prof. Dr. Necdet Çağıl, Beyan Yayınları, 2016) Tevrat’ta yazılı olanı bulmak için çaba gösterelim o halde:

Kardeşler – İshakoğulları ve İsmailoğulları

“‘Onlara kardeşleri arasından senin gibi bir peygamber çıkaracağım. Sözlerimi onun ağzından işiteceksiniz. Kendisine buyurduklarımın tümünü onlara bildirecek.” Tesniye (Yasa’nın Tekrarı) Bab 18 Pasaj 18

Not: Kitab-ı Mukaddes Şirketinin resmi sayfasında pasajlara doğrudan link verilemediği için başka sitelere link verilmiştir. Dileyen www.kitabimukaddes.com adresi üzerinden oradaki meali de okuyabilir.

Burada kardeşler ile kastedilen İsrailoğullarının kendisi olsa bir peygamber denmesi anlamsız olur. Çünkü İsrailoğullarından bir çok nebi çıkmıştır. Ama Allahü Teala özellikle bir nebiden bahsediyor.

“İsmailoğulları Aşur’a doğru giderken Mısır sınırı yakınında, Havila ile Şur arasındaki bölgeye yerleştiler. Kardeşlerinin yaşadığı yerin doğusuna yerleşmişlerdi.” Yaratılış Bab 25 Pasaj 18

Tevrat İsmailoğulları ve İshakoğullarından kardeşler olarak bahsediyor. Kur’an’da İsmailoğulları diye bir tabir geçmez. Ama Cuma suresinin 2. ayetinde “Ümmilerin içinde onlardan olan bir elçi” denerek, Muhammed A.S.’ın yaşadığı topluma ve nebinin kökenine atıfda bulunuyor.

Bir diğer dikkat çeken nokta Tesniye 18 18 bölümündeki kardeşleri arasından ifadesinin ibranicesinde kullanılan kelimenin sözlüklerde bir şeyin en ortası olarak açıklanmasıdır. Kur’an’da da Enam suresinin 92. ve Şura suresinin 7. ayetinde Muhammed A.S.’ın anakenti uyarmasından bahsediliyor. Ayetlerde geçen ummel kurâ’da meallerde şehirlerin anası olarak çevirilirken mana olarak bir şeyin en ortası anlamına da geliyor.

Böylelikle Ehli Kitap Tevrat’taki kardeşlerinden ifadesinden dolayı gelecek olan peygamberin İsmailoğullarından olacağını, ümmi yani kendilerine kitap verilmemiş bir toplumdan olacağını, bu toplumun İsmailoğullarının en merkezi bölgesinde olduğunu ve Tevrattaki bu ifadelerin rastgele olmadığını, bunların işaret olduğunu biliyorlardı.

Mekke ve Medine’de yaşayan ve kendilerine Kur’an ayetlerinde seslenilen yahudi nüfus, orada turistik seyahat için değil beklentileri olduğu için bulunuyorlardı.

Senin gibi bir peygamber

Tesniye Bab 18 Pasaj 18’de dikkat çeken ifadelerden biri de Senin Gibi ifadesi. Pasajda “Onlara kardeşleri arasından bir peygamber çıkaracağım” da denebilirdi. Fakat senin gibi ifadesiyle ayrı bir vurguda bulunuluyor. Pasajdaki “kardeşleri arasından” ifadesi gibi “senin gibi” ifadesi de Yahudiler için bir işaret olsa gerek.

Musa A.S.’dan sonra Davut, Süleyman, Samuel gibi bir çok nebi geldi. Fakat İsrailoğulları bu gelen nebilerin Tesniye’de bahsedilen nebi olmadığını anlayabiliyorlardı. Musa A.S.’dan sonra gelen nebiler İsrailoğullarını sadece uyarmakla ve Musa A.S.’ın bildirdiği hükümlere uymaya çağırmakla yükümlüydüler. Musa A.S.’a gelen hükümlere baktığımızda bunların her alanı kapsadığını ve bazı konularda yasaklar getirdiğini görüyoruz, örneğin Enam suresinin 146. ayetinde yiyeceklerler ilgili belirtilen yasaklar gibi. Bu durumda “Senin gibi” dendiği zaman İsrailoğulları gelecek olan nebinin her konuda hüküm ve nesihler getirmesini bekliyorlar.

Burada İsa A.S.’ın bazı yasakları kaldırdığı ve “Musa gibi” olduğu söylenebilir. Kur’an’da Saff suresinin 6. ayetinde ve İncil’in 1. Yuhanna Bab 2 Pasaj 7‘de İsa A.S.’ın da Tevrat’tan hükümleri tebliğ ettiği ve kendinden sonra gelecek olan Nebiye işaret ettiği görülüyor.

Muhammed A.S.’ın ise Kur’an’da açık bir şekilde şekilde Musa A.S. gibi olduğu ilk inen surelerden olan Muzemmil’de belirtiliyor:

Firavun’a bir elçi gönderdiğimiz gibi size de şahitlik edecek bir elçi gönderdik” Muzemmil 15

Aşağıdaki grafikde Musa A.S. ve Muhammed A.S.’ın çeşitli konularda benzediğini İsa A.S.’ın ise bu özelliklere sahip olmadığı görülüyor:
muhammed musa isa

Allah’ın Adıyla Konuşan

Adıma konuşan peygamberin ilettiği sözleri dinlemeyeni ben cezalandıracağım.” Tesniye (Yasa’nın Tekrarı) Bab 18 Pasaj 19

“Bir ses, “Oku” diyor. Karşısındaki diyor ki “Neyi Okuyayım?.” İnsan soyu ota benzer, bütün vefası kır çiçeği gibidir.” (Yeşaya Bab 40 Pasaj 6)

Kur’an’ın rivayetlere göre ilk inen suresi olan Alak’ın ilk ayetinin yukarıdaki Tevrat pasajlarıyla benzeşimi gerçektende ilginç:

“Yaratan Rabbinin adıyla oku!” Alak 1

Ayrıca Bakara suresinin 121. ayetiyle Kur’an’a uymayan önceki vahyin mensuplarının kaybedenler olduğu belirtiliyor. Bu da “sözleri dinlemeyinin cezalandırılacağını” ifade ediyor.

Peygamberin öldürülmesi

“Ancak, kendisine buyurmadığım bir sözü benim adıma söylemeye kalkışan ya da başka ilahlar adına konuşan peygamber öldürülecektir.’” Tesniye (Yasa’nın Tekrarı) Bab 18 Pasaj 20

Kur’an’da Tevrat’taki bu pasaj yine tasdik ediliyor:

“Eğer o, bize karşı bir takım sözler uydursaydı, onu kıskıvrak yakalar, şah damarını koparırdık. İçinizden hiç biri de bunun önüne geçemezdi.” Hakka 4447

Siyon

“Ey Siyon’a müjde getiren, Yüksek dağa çık! Ey Yeruşalim’e müjde getiren, Yükselt sesini, bağır, Sesini yükselt, korkma. Yahuda kentlerine, “İşte, Tanrınız!” de.” Yeşaya Bab 40 Pasaj 9

Eski Ahit’e bütünlüğünün içinde bakıldığı zaman Siyon’un neresi olduğu anlaşılmaktadır:

“Ne mutlu senin evinde (Beyt) oturanlara, Seni sürekli överler! Sela Ne mutlu gücünü senden alan insana! Aklı hep Siyon’u ziyaret etmekte. Baka (Bekke) Vadisi’nden geçerken, Pınar başına çevirirler orayı, İlk yağmurlar orayı berekete boğar.
Gittikçe güçlenir, Siyon’da Tanrı’nın huzuruna çıkarlar.” Mezmurlar Bab 84 Pasaj 47

Mescidi Haram bölgesinde hacca gidenlerin duygularının anlatıldığı pasajlarda Siyon’un Mescid-i Haram bölgesi olduğu anlaşılmaktadır. Yeşaya bölümünde Siyon’a müjde getiren Muhammed A.S., Yeruşalim’e müjde getiren de İsa A.S.’dır. Getirilen müjde de Yeşaya Bab 40 Pasaj 2’de angaryanın kaldırılması olarak belirtilmektedir. TDK’da yüklenti olarak çevrilen angaryayla ağır yük (ısr yükü) kastedilmektedir. Ayrıca Tevrat’ta geçen Baka, Al-i İmran 96‘da neden Bekke denmesininde cevabıdır.

Ahmed

Saff suresinin 6. ayetinde İsa A.S. Tevrat’ı tasdik etmek ve kendisinden sonra gelecek olan Ahmed isimli nebiyi müjdelemek için geldiğini belirtmektedir. Yeşaya kitabının 42. Babının ilk pasajında “İşte kendisine destek olduğum, Gönlümün hoşnut olduğu seçtiğim kulum!” denilmektedir.

ahmed

Görüldüğü gibi ibranicedeki etmak kelimesinin ahmed olarak okunma ihtimali de bulunmaktadır, çünkü harfleri birbirine çok benzemektedir. Cümle “destek olduğum kulum” yerine “İşte bu kulum Ahmed” şeklinde okumaya müsaittir. Bir iddiaye göre ölüdeniz rulolarında (Lut Gölü ruloları) kelime Ahmed şeklinde yer almaktadır.

Yeşaya kitabının 42. babında destek olunan kul’un ya da kul ahmet’in özelliklerinden bahsedilmektedir. Kendisine vahyedilen kul adaleti uluslara taşıyacaktır (1. Pasaj). İsrailoğullarına gelen nebiler kendi halklarına tebliğ edip bu vahiy sadece onları kapsarken, kula vahyedilenler tüm insanlara yönelik olacaktır.

Sela Dağı

42. Bab’ın 11. pasajında Kedar’da ve Sela’da oturanlardan bahsetmektedir. Sela’da oturanların dağların doruklarından bağırmalarından bahsettiğine göre burada bir dağ olması gerekmektedir. Bu dağın Wikipedia‘ya baktığımızda Medine’de olduğu görülmektedir. İnsanların sevinçle bağırmaları Nebimizin hicretinden sonra Medine’ye girdiğini görmelerinden alakalı olmalıdır. İbranice ve arapça yazılımına baktığımızda da benzerlik belli olmaktadır.sela dagi

Kedar

Pasajdaki Kedar kelimesine bakacak olursak, Kedar kelimesine Tevrat’ta oldukça sık kullanıldığını belirtmek gerekmektedir. Yaratılış kitabının 25. Babının 13. Pasajında Kedar’ın İsmail A.S.’ın oğullarından biri olduğu belirtilmektedir. Rivayetlerden aktarıldığına göre Nebimizin soyu da Kedar’dan gelmektedir.

O coğrafyada bölgeler atalarının ismiyle anılmaktadır. Kedar’da İsmail A.S.’ın oğullarından Kedar’ın yerleşmiş olduğu bölgedir. Hezekiel Bab 27 Pasaj 21‘de yine Kedar ve Arabistan önderlerinden bahsedilmektedir.

Rabbimiz Yeşaya’nın bahsedilen 42. Babının 16. pasajında körlere rehberlik edilip, onlara kılavuzluk edeceğini bildirmektedir. Bir sonraki pasajda putlara tapanların utandırılacakları denmektedir. Görüldüğü gibi sadece bu Bab’da Muhammed A.S.’la yeterince özellik ve lokasyon bilgisi verilmektedir.

Paran

“Tanrı adamı Musa, ölümünden önce İsrailliler’i kutsadı. Şöyle dedi: “RAB Sina Dağı’ndan geldi, Halkına Seir’den doğdu Ve Paran Dağı’ndan parladı. On binlerce kutsalıyla birlikte geldi, Sağ elinde halkı için alev alev yanan ateş vardı.” Tesniye (Yasa’nın Tekrarı) Bab 33 Pasaj 12

Tesniye’nin bu bölümünde üç yerden bahsedilmektedir. Sina dağı herkes tarafından kabul edilen görüşe göre Musa A.S.’ın vahyi aldığı yer olarak bilinmektedir. Seir Lut gölünün kıyısında, Filistin bölgesinde çöllük, dağlık, kurak bir yerdir. Filistin bölgesi genelde bereketli bir yer olmakla birlikte fazla çöllük bölümü olmayan bir bölgedir. İncil’de İsa A.S.’ın çöllük bir bölgeye gidip inzivaya çekildiği, şeytan tarafından imtihana çekildiği belirtilmektedir. İsa A.S.’ın gittiği ve vahyi ilk aldığı yerin Seir bölgesi olduğu düşünülmektedir.

Paran ise bugünkü yaygın görüşe görüşe Mısır’ın doğusunda, Sina Yarımadası’nın kuzeyinde kalan bölgedir. Wilderness of Paran denilen bu bölge yerleşim bölgesi değildir. Dolayısıyla Tesniye’de ve Habakkuk Bab 3 Pasaj 3‘de (Kutsal Tanrı Paran Dağı’ndan geldi.) belirtilen parlamanın bu bölgede gerçekleşmesi imkansızdır.

Paran bölgesinin gerçekten nerede olduğuyla ile ilgili bilgili Tevrat’ın Yaratılış kitabından elde edilmektedir:

“İbrahim sabah erkenden kalktı, biraz yiyecek, bir tulum da su hazırlayıp Hacer’in omuzuna attı, çocuğunu da verip onu gönderdi. Hacer Beer-Şeva Çölü’ne gitti, orada bir süre dolaştı. Tulumdaki su tükenince, oğlunu bir çalının altına bıraktı. Yaklaşık bir ok atımı uzaklaşıp, “Oğlumun ölümünü görmeyeyim” diyerek onun karşısına oturup hıçkıra hıçkıra ağladı.
Tanrı çocuğun sesini duydu. Tanrı’nın meleği göklerden Hacer’e, “Nen var, Hacer?” diye seslendi, “Korkma! Çünkü Tanrı çocuğun sesini duydu. Kalk, oğlunu kaldır, elini tut. Onu büyük bir ulus yapacağım.” Sonra Tanrı Hacer’in gözlerini açtı, Hacer bir kuyu gördü. Gidip tulumunu doldurdu, oğluna içirdi.
Çocuk büyürken Tanrı onunlaydı. Çocuk çölde yaşadı ve okçu oldu. Paran Çölü’nde yaşarken annesi ona Mısırlı bir kadın aldı.” Yaratılış Bab 21 Pasaj 1421

İsmail A.S.’ın büyüdüğü, yaşadığı, evlendiği bölgenin Paran Çölü olduğu anlaşılmaktadır. Tevrat’tan edindiğimiz kesin bilgi şu ki İsmail A.S.’ın soyunun çoğaldığı yer Paran Çölüdür. Rabbimiz “Onu büyük bir ulus yapacağım” dediğine göre bugün Wilderness of Paran olarak geçen bölgede yaşayan ulus, hangi ulustur? Kendilerini İsmail A.S.’a nispet eden araplar dışında başka ulus olmaması aslında Paran’ın neresi olduğuna dair bilgileri vermektedir. Lokasyon olarak bu pasajlardan bilgi almasak bile, “Rab Paran Dağından parladı” ve “İsmail Paran Çölünde yaşarken” ifadelerini yanyana getirdiğimiz zaman bu bölgeden bir Nebi çıkacağı bilgileri elde edilmektedir.

Son Nebi

Rabbimiz Ahzab suresinin 40. ayetinde Muhammed A.S.’ın nebilerin sonuncusu olduğunu bildirmektedir. Bu bilginin de Tevrat’ta bulunması gerekmektedir:

Ben daha konuşup dua ederken, günahımı ve halkım İsrail’in günahını açıkça kabul edip Tanrım’ın kutsal dağı için Tanrım RAB’be dilekte bulunurken, daha dua ediyorken, önceden görümde gördüğüm adam –Cebrail– akşam sunusu saatinde hızla uçarak yanıma geldi. “Daniel, sana anlayış vermek için geldim” diye açıkladı, “Sen Tanrı’ya yalvarmaya başlar başlamaz, duan yanıtlandı; bunu bildirmeye geldim. Çünkü sen çok sevilen birisin. Bu nedenle sözün anlamını kavra ve görümü anla:
Başkaldırıyı ortadan kaldırmak, günaha son vermek, suçu bağışlatmak, sonsuza dek kalıcı doğruluğu sağlamak, görüm ve peygamberliği mühürlemek, En Kutsal’ı meshetmek için senin halkına ve kutsal kentine yetmiş hafta kadar zaman saptanmıştır.” Daniel Bab 9 Pasaj 2024

Cebrail’in bunu iyi kavra diye Daniel’e bildirdiği konular İsrailoğullarına verilen cezaların kaldırılması (suçu bağışlatmak), son kitabın geleceği (sonsuza dek kalıcı doğruluğu sağlamak) ve Nebilerin sonuncusunun geleceğidir (görüm ve peygamberliği mühürlemek).

nebiligin mühürlenmesi

Pasajdaki dikkat çekici bir başka nokta, 70 hafta ibaresidir. Bu süre sonunda nebilerin sonuncusu gelecekse M.Ö. 500’lerde yaşamış olan Daniel’e bildirilen bu vahiy sonucunda son nebinin çoktan gelmiş olması gerekmektedir. İbranice’de hafta kelimesi iki anlam ifade etmektedir. İlki yedi günlük periyot, ikincisi de yedi yıllık periyot. Cümlenin konteksine göre hangi anlamın kullanıldığı anlaşılmaktadır. Bu durumda yetmiş hafta 490 yıl etmektedir. Bu konuda hem hristiyan hem de yahudi din adamları bu sürenin 490 olduğu konusunda hemfikirdirler.

Daniel kitabının yukarıda verilen bölümünün 25. pasajında Yeruşalim’in yeniden kurulmasından bahsedilmektedir. Yeruşalim’deki tapınak ilk sefer Babilliler döneminde ikinci seferde Romalılar döneminde yıkılmıştır. M.S. 70 senesinde Romalılar Kudüs’ü işgal etmişler, fakat mabet tam olarak yıkılmamıştır. M.S. 132 senesinde yahudiler Romalılara karşı isyan başlatmışlar ve Roma İmparatorluğunun isyanı çok sert bir biçimde bastırmasıyla mabet tamamen yerle bir ediliyor. 132 senesine 490 yıl eklendiğinde Nebimizin hicret ettiği yıl olan 622 elde edilmektedir.

490

Cebrail A.S.’ın Daniel’e vahyettiği “En Kutsal’ı meshetmek” ifadesinden dolayı hristiyanlar bu pasajlardan İsa A.S.’ın kastetildiğini iddia etmektedirler. Oysa İbranice’de mesih seçilen kişi anlamında kullanılmaktadır ve Tevrat’ta özel bir kişi için değil bütün nebiler için kullanılmaktadır. Örneğin Nebilerin öldürülmesinin anlatıldığı Mezmurlar kitabının 105. Bab’ının 15. pasajında Rabbimiz “Meshettiklerime dokunmayın, 
Peygamberlerime kötülük etmeyin!”” diye buyuruyor. En Kutsal’ın meshedilmesi de en önemli Nebi’nin ortaya çıkarılmasıdır.

Tevrat’ta neden bu kadar çok Muhammed A.S. ile ilgili belirti var sorusunun cevabı, İsrailoğullarının Isr yükünden dolayı bir Nebi’nin gelecek olduklarını bilmeleri ve bize daha detaylı bildirilseydi dememeleri içindir. Muhammed A.S. son nebi olmakla birlikte getirdiği hükümler kıyamete kadar geçerli olacaktır. Bütün bu işaretleri gören ve Kur’an’a ve Muhammed A.S.’a inanan yahudiler de vardır. Kur’an’da şöyle tarif edilmektedirler:

“Kendilerine daha önce kitap verdiklerimiz bu kitaba da inanacaklardır. Onlara okununca şöyle diyeceklerdir: Biz ona inandık; o Rabbimizden gelen gerçek kitaptır. Biz daha önce de Rabbimize teslim olmuş kimselerdik. Onlara iki kez ödül verilecektir. Bu ödüller, sabretmelerinin, kötülüğü iyilikle savmalarının ve verdiğimiz rızıktan hayra harcamalarının karşılığıdır. Bunlar, gerçek dışı sözler işitince de yüz çevirip şöyle derler: “Bizim işimiz bize, sizin işiniz size. Size selam olsun! biz cahillere takılmayız.”” Kasas 5255

Fakat yahudilerin arasında Kur’an’a ve Muhammed A.S.’a iman ettiklerini söylemelerine rağmen Tevrat’taki hükümlerle yaşamayı tercih etmeye devam edenlerde bulunmaktadır. Onlar Allah’ın kendilerini diğer toplumlardan üstün (Bakara 47) tuttuğunu ve Allah’ın kendilerine verdiği sözden dolayı (Bakara 40) gururlanıyorlar ve Tevrat’a göre yaşamayı sürdürmektedir (Bakara 9091).

Erdem Uygan ve Vedat Yılmaz’ın hazırlayıp sunduğu Kitap Ve Tasdik programlarından derlenmiştir. Programları buraya tıklayarak seyredebilirsiniz.

Reklamlar

Kur’an’da Kavl Kavramı

Kur’an’da çeşitli formlarla yaklaşık ikibin kullanımı olan Kavl Kavramı Kur’an-ı Kerim’in bir metin olduğunun en önemli delillerindendir. Kavl ile irtibatta olan kelam, hadis, vahiy, zikir gibi kavramlarla da bağlantısı incelenince ne kadar önemli bir kavram olduğu ortaya çıkıyor.

Türkçemizde de kullanılan mukavele, kavilleşmek gibi kelimeler kavl kelimesinden gelmektedir. Söz, söylemek, demek şeklinde tercüme edebileceğimiz bir kavram Kavl. “Allah’ın emri peygamberin kavliyle” kalıbını muhakkak bir yerlerde herkes duymuştur.

Başı sonu belli, doğru veya yanlış, bazen Allah’a bazen insanlara bazen şeytana (Tekvir 25) nispet edilen cümleler anlamında kullanılıyor Kur’an’da. Örneğin Nur suresinin 51. ayetinde müminlerin söylediğini (kavlel) görüyoruz, dedikleri de “işittik ve itaat ettik”. Al-i İmran suresinin 181. ayetinde “Allah fakir, biz zenginiz” cümlesini söyleyenler için kavlellezîne kelimesi kullanılıyor. Nahl suresinin 86. ayetinde de “Siz yalan söyleyenlersiniz” cümlesi için kavle deniyor. Bu örnek gösterilen cümleler başı sonu belli olan fakat doğru veya yanlış olduğu anlaşılmayan cümlelerdir.

Hükme bağlanmış karar, vaat olarak da kullanımları mevcut kavl kelimesinin. Mesela Hud suresinin 40. ayetinde aleyhil kavlu kalıbıyla kendileri hakkında kavl verilmiş olduğunu görüyoruz. Secde suresinin 13. ayetinde de Allah’ın koyduğu hükme kavl dendiğini görüyoruz. 

Kavl kelimesinin iyi ya da kötü bir çok sıfatla vasıflandırılarak geniş bir yelpazede kullanımı bulunuyor. Örneğin Bakara suresinin 263. ayetinde Kavlun ma’rûfun (güzel bir söz) şeklinde bir kullanım görüyoruz. Enam suresinin 112. ayetinde zuhrufel kavli (süslü söz), İbrahim suresinin 27. ayetinde kavlis sâbiti (değişmez söz), Tarık suresinin 13. ayetinde kavlun fasl (doğru ile yanlışı ayırıcı söz) ve daha bir çok şekilde kavl ile sıfat tamlamaları bulunuyor Kur’an’da.

Bu girişten sonra kavl kavramının vahiy zinciri ile alakalı ayetlere göz atalım. El-Kavl ifadesi marife şeklinde kullanıldığında Adem A.S.’dan son nebi Muhammed A.S.’a kadar Rabbimizin tüm ilahi kitapları kastediliyor:

Bu sözleri (kavle) onlar için peş peşe (vassalnâ) sıraladık. Belki kafalarını çalıştırırlar. (Kasas 51)

Ayette bir zincirin halkaları gibi sözlerin peşi sıra dizilmesinden bahsediliyor. Bunu muhatapların tezekkür etmesi (Bknz. Kur’an’da Tezekkür Kavramı) için yapıldığı belirtiliyor. Böylelikle eldeki bilgi (kitap) önceki bilgilerle karşılaştırılabilir, irtibat kurulabilir, böylelikle tasdik (Bknz. Kur’an’da Tasdik Kavramı) uygulaması faaliyete geçirilebilir. Bunun sonucu olarak yeni gelen kitaba iman gerçekleşmiş olacaktır. Nitekim bir sonraki ayette kendilerine daha önce kitap verilenlerin bu kitaba da inanacakları söyleniyor. Dolayısıyla ayetteki el kavl ifadesi tarih boyunca Allah’ın insanlara göndermiş olduğu vahyin genel adı denebilir. Şura suresinin 13. ayetinde de gördüğümüz üzre Allah tarih boyunca tüm insanlara aynı bildirimleri yapmıştır.

Müminun suresinin 68. ayetinde kavle kelimesi ile yine önceki vahye atıfta bulunarak, yeni gelen vahyin eskisiyle aynı olduğu bunun tedebbür edilmesi (Bknz. Kur’an’da Tedebbür Kavramı) gerektiği yani bütün vahiylerin arkasında Allah’ın olduğunun görülmesi gerektiği bildiriliyor.

Zümer suresinin 18. ayetinde yine el kavl ifadesiyle sözün en güzeline tabi olmaktan (Bknz. Kur’an’da İttiba Kavramı) bahsediliyor. El kavl Allah’ın bütün vahiylerini kastediyorsa, buradaki güzelden ne anlamalıyız? Allah’ın bütün sözleri güzeldir. Fakat Muhammed A.S. öncesi ümmetlere bir sonraki kitaba iman etme yükümlülüğü verilmiştir (Bknz. Al-i İmran 81 Isr yükü). Dolayısıyla her ilahi kitap kendisinden önce gelen her kitaptan ahsen ve hadistir (yeni, son gelen söz Bknz. Zümer 23). Nesih (Bknz. Kur’an’da Nesih Kavramı) prensibi gereği Allah’ın daha önce verdiği cezalar yeni kitapla kaldırılır (Bknz. Araf 157) ya da başka hükümlerde (Örneğin Bakara 187) kolaylıklar getirilir. Yeninin ahsen olması nesihi kastetmekle birlikte, zamansal bir sıralamayı ifade eder. Şuara suresinin 5. ve Enbiya suresinin 2. ayetlerinde de muhdesin (yeni) bir zikirden bahsedilir. Allah’ın zikri iyi ya da kötü olamaz.

Nitekim Maide suresinin 83. ayetinde elçiye indirileni işittiklerinde tanıdıkları gerçeklerden dolayı gözyaşlarına boğulanlardan bahsedilir. Bu kişiler Muhammed A.S.’ı tanımıyor olabilir, onu hiç görmemiş olabilir. Fakat kavl’in tarihsel üstü, mekansal üstü yönünden ve tasdik ilişkisinden dolayı kendilerine okunanı bilirler. Rabbimiz bu tarihsel süreci tek bir kavramla yani kavl ile ifade ediyor.

Az önce verilen Maide suresinin ayetinde gözyaşları içinde kalanlar gibi, yukarıda belirtilen Kasas suresinin devamında da daha önce iman etmiş olanların yeni gelen vahiy kendilerine okununca şöyle dediğini görüyoruz:

Onlar, kendilerine (Kur’an vahyi) iletildiğinde: “Buna iman ettik, çünkü bu Rabbimizden gelen hakikatin ta kendisidir; zaten biz bundan önce de (O’na) kayıtsız şartsız teslim olmuş kimselerdik!” derler. İşte, her şeye (rağmen hakta) direnmelerine, kötülüğü iyilikle savmalarına ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden infak etmelerine karşılık, kendilerine iki kat ecir verilecek olan böyleleridir. (Kasas 5354)

Erdem Uygan ve Dr. Fatih Orum’un beraber sundukları 07.05.2018 tarihli KÖK (Kur’an’ın Öğrettiği Kavramlar) programından derlenmiştir. Programı buradan seyredebilirsiniz.

Kur’an’da Tezekkür Kavramı

Tezekkür bilgi edinmeye dayalı bir ifade ve zikir kelimesiyle aynı kökten geliyor, yani zikir kelimesinin farklı bir formu (Bknz. Kur’an’da Zikir Kavramı).

Zikir Kur’an-ı Kerim’de hem ilahi kitapların bir vasfı olarak (Nahl suresi 4344 Burada Ehli Kitap yerine Ehli Zikir deniyor) hem de öncesi olan, hafızaya alınmış, bilinen bir bilgi olarak karşımıza çıkıyor. Örneğin Kehf suresinin 63. ayetinde ezkureh kelimesiyle zikri unutturan şeytandan bahsediliyor. Zikrin zıttının da unutmak olduğunu ayetten anlıyoruz.

Günlük hayatta çokca yaşadığımız, “İyi ki hatırlattın, unutmuştum” gibi diyaloglar ya da evden alelacele çıkınca unuttuğumuz bir bilgi, aslında varolan bir bilgiyle bağlantının kesilmesine örnektir. Bu yüzden Rabbimizin ilahi kitapları zikir olarak nitelendirmesi oldukça anlamlıdır. Bu zikirlerin koruyucusunun da kendisi olduğunu Hicr suresinin 9. ayetinde görüyoruz.

Enbiya suresinin 10. ayetinde Ehli kitaba yönelik olarak Kur’an’ın içerisinde zikir olduğu belirtiliyor ve teakkul etmeyecek misiniz diye soruluyor (Bknz. Kur’an’da Teakkul Kavramı). Kasas suresinin 51. ayetinde de sözlerin (insanlık tarihi boyunca yollanan vahiy silsilesi) ardı ardına yollandığı ve tezekkür etmelerinin umulduğu söyleniyor. Ayetin devamında kendilerine daha önce kitap verilenlerin bu vahye de inandıklarını görüyoruz.

Zikir aynı zamanda Kur’an’ı anlama metoduyla da alakalı olarak temel ayet denilebilecek Al-i İmran suresinin 7. ayetinde de önemli bir rol teşkil eden bir kavram (Bknz. Kur’an’ı Anlama Yöntemi). İlahi kitapların hepsinin zikir olması ulul elbab’da (sağlam duruşlu olanlar) bir etkiye sahip oluyor ve kitaplar arasında irtibat kurabiliyorlar.

Yine Enbiya suresinin 50. ayetinde zikir ve inkarın bir arada kullanıldığını görüyoruz. Bilindiği için kabul edilmediği takdirde sadece inkar edilebilir.

Gaşiye suresinin 21. ayetinde belirtildiği gibi nebiler de müzekkirdirler (hatırlatıcı). Halka tebliğ edilen vahiy insanların hafızalarında var olan ancak unuttukları ya da çeşitli sebeplerden dolayı işleme sokmadıkları bilgidir. İnsan suresinin ilk ayetinde insan için mezkur dendiğini görüyoruz. Burada da zikrin kullanımda olmayan bilgi için kullanılabileceğini görüyoruz.

Hicr suresinin 6. ayetinde Mekkelilerin “Ey kendisine Zikir (Kitap) indirilen kişi” diyerek Nebimize hitap ettiklerini görüyoruz. İndirilen zikrin ne olduğunu iyi bildiklerini, sadece indirilen kişiyle bir problemleri olduğu belli oluyor ayette.

Araf suresinin 2. ve 3. ayetlerinde Kur’an’ın indiriliş sebebi olarak müminlere zikir olması (Ayrıca bknz. Taha 3) dendikten sonra ne kadar az tezekkür ediyorsunuz deniyor.

Tedebbür, Tefekkür, Tefakkuh, Teakkul kavramlarıyla bağlantılı olan Tezekkür için bilgiyi kullanıma sokma aşaması denebilir. Sad suresinin 29. ayetinde tedebbür ve tezekkürün kullanımını görebiliriz. Ayette kitabın inzalinden (Bkz. Kur’an’da İnzal Kavramı) ve mübarek (bereketli, kendisinden üretim yapılabilen) oluşundan ve ayetlerin tedebbür edilmesinden bahsediliyor. Ayetler arasındaki bağlantılar görülerek kitabın arkasında Allah olduğu görülür. Böylece ulul elbab (sağlam duruşlu) olanlar onu tezekkür edebilir yani ondan bilgi edinebilir. (Ulul elbab’ı tanımlayan ayetler için bknz. Zümer 18, Rad 1922, Bakara 269)

Araf suresinin 57. ayetinde Rabbimiz yarattığı ayetlerden örnekler verdikten sonra tezekkür edilmesinden bahsediyor.  Ayette rüzgar, yağmur, ölü toprağın canlanması gibi her insanın sürekli görebileceği doğa olaylarından bahsederek ölülerin diriltilmesi anlatılıyor.

Enam suresinin 152. ayetinde yetimlerin malı, ticaret ahlakı, adalet gibi konulardaki emirler bildirildikten sonra tezekkür etmekden bahsediliyor. Nahl suresinin 13. ayetinden tezekkür edilen şeyin indirilen ya da yaratılan ayet (belge) olması gerektiğini biliyoruz. Hatasız bir tezekkür için Allah’ın ayetleri gereklidir. Enam suresindeki ayette de işleme sokulması gereken bilgi ayetlerdir. 151. ayette belirtilen emirlerle birlikte ele alırsak bu emirleri her insan fıtraten bilir.

Tezekkür etmemenin neye sebep olacağını Fatır suresinin 37. ayetinde görüyoruz: Cehennemde bağrışanlara yönelik olarak “Tezekkür edecek kişinin tezekkür edebileceği kadar bir süre size yaşatmadık mı?” deniyor. Herkesin yapabileceği ve herkesin nasıl yapacağını bildiği bir işlem olan tezekkürün yapılmamasının sonuçları insan için feci olacaktır. Öğretmeni tarafından bir formül öğretilen öğrenci, sınavda bu bilgiyi işleme sokmazsa sınavı geçemez. Taha suresinin 44. ayetinde de Firavun’un tezekkür etmesinden bahsediliyor. Firavun’un bile tezekkür edecek yani Allah’ın ilettiği bilgiyi işleme sokacak kapasitede olduğunu görüyoruz.

Erdem Uygan ve Dr. Fatih Orum’un beraber sundukları 09.04.2018 tarihli KÖK (Kur’an’ın Öğrettiği Kavramlar) programından derlenmiştir. Programı buradan seyredebilirsiniz.

Kur’an’da Te’akkul (Akletme) Kavramı

Kur’an’da bu formda kullanılmayan Te’akkul kelimesinin akletme, aklı devreye sokma şeklinde kullanımları bulunuyor. Arapça’daki A-K-L kökünden gelen akıl kelimesi isim olarak Kur’an’da geçmiyor, sadece fiil halinde kullanılıyor. Sözlüklerde bir şeyi men etmek, bağ kurmak anlamı verilirken devenin ayağının bağlanması örneği verilir, bu şekilde devenin hareket etmesi engellenmiş olur.

Akletmenin tanımının verildiği bir çok ayet mevcut. Örneğin Hucurat suresinin 4. ayetinde lâ ya’kılûn (akıllarını kullanmıyorlar mı?) fiili kullanılıyor. Sözlük anlamıyla birleştirirsek, Muhammed A.S.’ın bulunduğu yerden çıkmasını beklemeden ona sesleniyorlar ve bir bağ kuramıyorlar. Bir sonraki ayette bu kişilerin sabretmediklerini ve Muhammed A.S.’ın bulunduğu yerden zaten çıkacağını görüyoruz.

Bir başka kullanımı Yunus suresinin 16. ayetinde görüyoruz. Bir önceki ayette, ayetlerin beyanından sonra bundan hoşnut olmayan kişiler “Bize başka bir Kur’an getir” diyor. 16. ayette Muhammed A.S. “Bundan önce aranızda bir ömür geçirdim. Aklınızı kullanmaz mısınız? (ta’kilûn)” diyor. Nebimiz 40 yaşına kadar vahiy tebliğ etmediğini, tilavet edip ayet kümesi oluşturan, dini konularda bir kanaat getiren biri olmadığına ama artık sorulan sorular karşısında Allah’ın ayetlerini bir çırpıda sıralayabildiğine dikkat çekiyor. Burda kurulması gereken bağlantı Muhammed A.S.’ın Allah’ın nebisi olduğu ve okuduklarının da Allah’ın vahyi olduğudur. Ayette başka ayetlere değilde Nebinin geçmişine atıfda bulunulması ilginçtir.

İnsanlar bir kişi ve bir konuyla alakalı olarak bağ kurar ve bir kanaate ulaşırlar. Örneğin bir kişi için “o bu işi yapabilecek biri değildir” diyerek kişiyle alakalı bilgi ve tecrübe ile konu arasında bir irtibat kurulur. Akletme ifadesi de herhangi bir bilgiye, bir tecrübeye dayanarak herhangi bir konuyla irtibat kurma şeklinde tanımlanabilir.

Bir çarpıcı örneği arka arkaya iki ayette görüyoruz:

Onlara, “Allah’ın indirdiğine uyun.” denildiği zaman, Onlar: “Hayır! Biz, atalarımızdan gördüğümüz şeylere uyarız.” derler. Ya ataları akıllarını kullanmayan (lâ ya’kılûne) ve doğru yolu bulamamış kimselerse?
Gerçeği yalanlayan nankörlerin durumu, bağırılıp çağırılmayı duyan, ancak bunu yalnız bir ses şeklinde algılayan sürünün durumuna benzer. Onlar; sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler. Bu nedenle, akıllarını da kullanmazlar (lâ ya’kılûn). (Bakara 170171)

İlk ayette ataların herhangi bir konuda doğru bağlantı kuramama ihtimaline dikkat çekiyor Rabbimiz. Ayette Allah’ın indirdiğine uyun dendiği için, ataların Allah’ın indirdiğiyle bağ kuramadığından bahsedilebilir. Bir sonraki ayette bu gibi bağ kuramayan kişiler sesi duymayan sürüye benzetiliyor. Kördürler, çünkü kendilerine gösterilerini görmezler. Dilsizdirler, çünkü kendilerini ifade edemiyorlar. Sağırdırlar, çünkü kendilerine söyleneni işitmezler.

Bir diğer örneği Ankebut suresinin 61. ve devam eden ayetlerinde görüyoruz. Allah yarattığı ayetlere dikkat çekiyor ve bunları yaratanın Allah olduğunu bilenlerin bağ kuramadıklarından (lâ ya’kılûn) bahsediyor. Müminun suresinin 80. ayetinde de hayat, ölüm, gece, gündüz gibi ayetler üzerinden akletmeyecek misiniz diye soruyor Rabbimiz.

Hud suresinin 51. ayetinde bütün Nebilerin söylediği, yaptığı iş karşılığında ücret almama konusunda “akletmiyor musunuz” (â ta’kılûn) deniliyor. Nebiler hem maddi hem de manevi kayıplar yaşamışlar, toplumlarının ileri gelenleri tarafından dışlanılmış, taciz edilmişlerdir. Buna rağmen kendilerine gelen vahyi tebliğ edip mücadelelerini sürdürmüşlerdir. İşte bütün bunlar arasında bir bağ kurmaz mısınız deniyor.

Buraya kadar ki okunan ayetlerde, Rabbimizin hep kolayca anlaşılan örnekler verdiğini görüyoruz. Enbiya suresinin 66. ve 67. ayetlerinde İbrahim A.S.’ın putlara tapanlara, Bakara suresinin 75 ve 76. ayetlerinde tasdik kavramıyla (Bknz. Kur’an’da Tasdik Kavramı) alakalı olarak kendi kitapları ve Kur’an arasında bağ kurabilen ve inanmış gibi görülen Ehli Kitap mensuplarının birbirlerine, Bakara suresinin 44., Al-i İmran suresinin 65. ve Enbiya suresinin 10. ayetinde Rabbimizin Ehli Kitap mensuplarına akletmiyor musunuz dediğini görüyoruz. Furkan suresinin 44. ayetinde de akletmeyenler hayvanlara benzetiliyor. Ankebut suresinin 41. – 43. ayetlerinde de dişi örümcek örneği üzerinden sadece bilenlerin aklettiğini görüyoruz. Bazı konularda bağlantı kurabilmek için o konu hakkında bilgi sahibi olmak gerekiyor.

Yusuf surenin ilk iki ayetinde akletme ve kur’an kelimeleri arasında bir ilişki görüyoruz. Ayette anlam kümesi olarak niteleyebileceğimiz kur’an kelimesi (Bknz. Kur’an’da Kur’an Kavramı) için akletmek fiili kullanılıyor. Bu ayetin müteşabihi olan Zuhruf suresinin 3. ayetinde yine akletme ve kuran arasında ilişki görülüyor.

Akletmenin tafsil (Bknz. Kur’an’da Tafsil Kavramı) ile ilişkisini ise Rum suresinin 28. ayetinde görüyoruz. Ayetten Rabbimizin ayetleri bağlantıları insanlar kurabilsin diye tafsil ettiğini-detaylandırdığını anlıyoruz.

Tebyin (Bknz. Kur’an’da Tebyin Kavramı) ile akletmenin de Kur’an’da sık kullanıldığını görüyoruz. Bakara suresinin 241. ve 242. ayetlerinde boşanmış kadınlarla ilgili hükümden sonra, ayetlerin Allah tarafından tebyin edildiği ve bağ kurmanın-akletmenin umulduğunu görüyoruz. Tebyin ve akletme ilişkisiyle alakalı olarak Al-i İmran suresinin 118. ayetine de bakılabilir.

Allah’ın bilgisi dışında hiç kimsenin iman etmesi mümkün değildir. Ve aklını kullanmayanları rics ile karşı karşıya bırakır. (Yunus 100)

Erdem Uygan ve Dr. Fatih Orum’un beraber sundukları 26.03.2018 tarihli KÖK (Kur’an’ın Öğrettiği Kavramlar) programından derlenmiştir. Programı buradan seyredebilirsiniz.

Zülkarneyn ve Ye’cüc – Me’cüc

suleymaniye_vakfi_yayinlari_kuran-perspektifinden-zulkarneny-jpg-JFX

Kur’an’ın Tevrat, İncil ve diğer vahiyleri tasdik ettiğini biliyoruz (Bknz. Kur’an’da Tasdik Kavramı).

“Kendinde olan âyetlerle öncekileri tasdik eden ve koruma altına alan bu kitabı, sana hak olarak indirdik….” (Maide 48)

“Ey Kutsal Kitab’ın bağlıları! Kitabın gizlediğiniz birçok bölümünü size açıklayan ve birçoğunu açıklamadan geçiveren elçimiz size geldi! Gerçekten size Allah’tan bir ışık ve apaçık bir kitap geldi.” (Maide 15)

Kur’an’da ve Tevrat’da yer alan fakat Kur’an’da kısa ve öz biçimde yer alan kıssaların detaylı anlatımı Tevrat’dadır. Kısa ve öz biçimde anlatılan bazı Kur’an kıssalarının Tevrat’ı tasdik ettiğini ve mufassal açıklamasının da Tevrat’da olduğunu gösteren kıssalara örnek olarak Bakara suresinin  246248. ayetlerinde anlatılan Ahit Sandığı kıssası verilebilir. (Ayrıca Bknz. Bir müslümanın Tevrat’a/İncil’e bakış açısı nasıl olmalıdır?)

Zülkarneyn

“Kehf suresinde anlatılan, üç ayrı yerde ismi açıkça zikredilen Zülkarneyn; surenin 83 ile 98. ayetleri arasında konu edinilmiştir. Kur’an’daki, Zülkarneyn kıssasına dair bu ayetler; ….Zülkarneyn’in şahsı, yaşadığı dönemi ve yeri hakkında herhangi bir açıklamada bulunmuyor. Dolayısıyla; ….Kur’an, anılan şahsiyetin ne adını, ne de vatanını zikretmiştir. Kur’an’da yer alan Zülkarneyn kıssasıyla ilgili ifadeler oldukça veciz (kısa ve öz) ve müphemdir (belirsizdir). Bu durum kıssayla ilgili tarihi bir çerçeve belirlemeyi güçleştirmektedir.” (Cengiz Duman – Kur’an Perspektifinden Zülkarneyn ve Ye’cüc – Me’cüc – Sayfa 19)

Zülkarneyn’i kim soruyor?

Zülkarneyn hakkındaki ayetlerin ilkinde, Muhammed A.S.’a Zülkarneyn’in sorulduğu görülüyor (Sana Zülkarneyn’i soruyorlar). Mekki sureler olan Şuara (196197), Taha (133), Yunus 94 gibi surelerde Yahudi ve Hristiyanlarla alakalı ayetler olması, Mekke’de küçümsenmeyecek derecede bir Ehli Kitap grubunun olduğunu gösterir. Bu yüzden soruyu soranların Ehli Kitap’dan olması oldukça mantıklıdır.

Dikkat çeken başka bir nokta da “.. kıssa içerisinde Zülkarneyn’le ilgili soru yöneltenlere ait itirazlar kayda geçirilmediği gibi, .. Zülkarneyn kıssası bir daha başka süre içerisinde tekrar edilmemiştir. Bu durum Zülkarneyn kıssasınında soranların bilgilerinin ve Kur’an ayetlerinin verdiği bilgilerin uyumlu olduğunu göstermektedir” (Sayfa 95) Halbuki aynı suredeki Mağara ashabı kıssasında resul ile tartışmaya gitmişlerdir.

“…Mekke veya Medine veya her iki toplumun kültürel veya dini arka planında Zülkarneyn hakkında bilgiler mevcut olması gerekmektedir. Aksi halde resule, bu hususta soru yöneltilemezdi. Buna istinaden resule yöneltilen sorunun bilgi kaynağının da illaki, Tevrat kaynaklı bir bilgi olması kabulü de kaçınılmaz bir gerçeklik olarak ortadadır. Dolayısıyla Zülkarneyn’in tarihsel kimliğinin ipuçlarının da Tevrat metinlerinde ve İsrailoğulları kültüründe aranmaya başlanması en doğru metod olacaktır.” (Sayfa 43)

Neden soruyorlar?

“Ehli Kitap ve Ehli Kitap ile beraber karşı tutum alan Mekke’li müşrikler; Resulullah’ın Zülkarneyn hakkındaki bilgisini sınamaya, O’nu sordukları sorular yoluyla sıkıştırarak; mevcut bilgisini polemik konusu yapmaya ve daha ileri giderek bu bilgileri, Tevrat ve İncil’den devşirdiğini iddia ederek onu “Kulak” “Aslı olamayan peygamber” olarak niteleme amacıyla hareket ettikleri kanaatindeyiz” ( Sayfa 65)

Halbuki Ehli Kitap’ın kendisine yüklenilen Isr yükünden (Al-i İmran 81) ve Tasdik olgusundan dolayı Allah’ın vahiylerinde benzerlik olması gerekmektedir (Bknz. Kur’an’da Tasdik Kavramı).

Tevrat’ta Zülkarneyn

Kur’an’da yer alan bazı kıssaların detaylandırılması konusunda yukarıda verilen Ahit Sandığı örneği dışında Süleyman A.S.’ın cinleri, Yakub kıssasındaki çocuklarının biyografisi, olayın geçtiği coğrafya vs. gibi konularda Tevrat metinlerinden faydalanılabilir. Kelime anlamıyla Çiftboynuzlu demek olan Zülkarneyn’e ulaşmak için içinde boynuz kelimesi geçen Tevrat ayetlerine bakılabilir.

Daniel kitabının çeşitli bab’larında Daniel peygamber rüyasında boynuzlu bir koç görür (Tevrat\Daniel 8, 3-9). 20-23. bab arasında “Gördüğün iki boynuzlu koç Med ve Pers krallarını simgeler” deniyor.

Ezra kitaplarının çeşitli bablarında yahudi olmayan Pers kralları olan Koreş ve Ahaşveroş’ın “…isimleri, yönettikleri ülkelerin adları ve İsrailoğulları ile yaşadıkları olumlu ve olumsuz olaylar, detayları ile kıssa edilmektedir…. Tevrat’taki bu anlatımlarda Pers kralı Koreş’in, Babil’e sürülen İsrailoğullarını tekrar eski yurtları Kenan’a yolladığı anlatılmaktadır. Bu, İsrailoğulları açısından çok önemli bir olaydır. ” (Sayfa 84)

Ezra, 1’in ilk bablarında, Koreş’in “…Göklerin Tanrı Rab yeryüzünün…” ifadesinden onun monoteist inançlı bir kral olduğu; hatta “…Kudüs’de (…) kendisi için bir tapınak (Süleyman mabedi) yapmakla görevlendirdi ifadesinden de İsrailoğulları tanrısına kulluk ettiği anlaşılmaktadır. Ezra 5’in 14. bab’ında Koreş’in Yahudilerin çok değer verdiği; Süleyman mabedindeki kutsal eşyalara ait hazineleri, Babil’de buldurtup Yahudilere iade ettiğini görüyoruz. Koreş inançlı bir insan olmasa İsrailoğulları\Yahudi halkına bu iyilikleri yapmazdı diye düşünmek zorundayız.

Koreş’ten sonra tahta geçen Ahaşveroş ve ondan sonra yerine geçen Darius’ta inançlı krallardır ve Tevrat’ta iyiliklerinden bahsedilir (Ezra 7, 8-13, Daniel 6, 26-28) Kral Koreş döneminde yeniden yapımına başlanıp, yarım kalan Süleyman mabedi Kral Darius döneminde tamamlandı (Ezra 1, 1-3, Ezra 5, 1-2).

“Bölgede keşfedilen arkeolojik kalıntıların incelemelerinde, yukarda geçen Med ve Pers kralları, özellikle Koreş’in; figür ve heykellerinde boynuzlu taçlar giymiş olarak resmedildiği gözlemlenmiştir. …Heykel antik İran başkenti İstahr’dan elli mil kadar uzakta, Morgab nehrinin kıyısında bir yerde dikili olarak bulunmuştu. … Daniel peygamberin rüyasında gördüğü iki boynuzlu koç, normal koçlar gibi değildi (Daniel 8, 3-9). Boynuzlardan biri geriye doğru kıvrılmıştı. Koreş heykelindeki boynuzların da aynı şekilde olduğunu görmekteyiz.” (Sayfa 88-89)

“Zülkarneyn ile ilgili ifadelere rastladığımız Tevrat’ta anlatılan coğrafyalar; Mısır, Filistin, Güneydoğu Anadolu, Suriye, İran, Lübnan topraklarını içine alan bölgeyi kapsadığına göre; tarihi kaynakların İran’da, iki ayrı; Med ve Pers krallıklarına hakim olarak her iki krallığı birleştirip, İran, Mezopotamya, Kafkaslar ve Anadolu toprakları gibi geniş bir coğrafya üzerinde hüküm sürdüğüne inanılan, Koreş, Ahaşveroş ve Darius adlı kralların sonuncusu olan, Med ve Pers imparatorluğu kralları Koreş veya Darius’un özellikle de Darius’un Zülkarneyn olması, eldeki verilen nezdinde makul gözükmektedir.

Zülkarneyn Resul müdür?

Kur’an’da anlatılan Zülkarneyn’in vasıflarından Resullerle benzeşen özellikleri olduğu görülmektedir. Salih amele davet etmesi (Kehf 88), yaptığı işe karşılık istememesi (Kehf 9495) gibi sebeplerden Resul olduğu iddia edilmiştir.

Fakat Zülkarneyn’in diğer resuller gibi resulluğünü ilan-Allah’a kulluğa davet ettiği, tebliğinde ısrarlı olduğu, inkarcılar tarafından tehdit edilen biri olduğu görülmüyor. Zülkarneyn’e teklif edilen ücret ise tebliğ faaliyeti için değil sed yapımı içindir. Dolayısıyla Zülkarneyn’in ücreti reddetmesi ile resullerin yaptıkları tebliğ karşılığı ücret istememesi arasında bir fark vardır. Zülkarneyn’in bu tavrı Tevbe suresin 60. ayetinde belirtilen zekatı hatırlatmaktadır. Ayrıca Kehf suresinin 84. ayetinde Zülkarneyn’e öğretilen ..””sebeb”in geniş anlamda akıl, ilim, irade, kuvvet, kudret, imkan gibi amaca ulaşmayı mümkün kılan her şeyi kapsadığını söylemek mümkündür.” (Sayfa 137)

Zülkarneyn’in önemli bir özelliği de kan dökmeyen bir yönetici olmasıdır. Ye’cüc ve Me’cüc üzerine gidebilecekken sed yaparak onları durduğunu ve Kur’an’ın savaşmayı en son çare görme tercihini yansattığını görüyoruz.

Ye’cüc ve Me’cüc

“Kanaatimiz şudur ki; Ye’cüc Me’cüc kelimeleri, Ehl-i Kitap ilahiyatındaki Gog Magog kelimelerinin süreç içerisindeki Arapçalaşmış şeklidir. Yani Ye’cüc Me’cüc kelimeleri, orijinal arapça olmayan kelimelerdir. Arapça belirgin bir anlamının olması da mümkün gözükmemektedir.” (Sayfa 175)

“Kur’an’ın verdiği coğrafya tarifinden (İki dağın arası) hareketle müfessirler, Ye’cüc Me’cüc’ün yaşadığı bu tarife uyan topografyayı; Arabistan yarımadasının kuzeyinde yer alan engebeli, yoğun dağlık fiziki yapıya sahip Kafkasya, Ural ve Hazar bölgesi ve etrafında, bugünkü ön Asya, Avrasya, Kafkasya olarak adlandırılan bölgede aramışlardır.” (Sayfa 176) Son yıllarda kalıntılar üzerinde yapılan araştırmalarda Zülkarneyn seddinin Kafkasya’daki Daryal veya Derbent geçitlerinde inşa edildiği kanaatine varmışlardır.

Hezekiel 37, 18, Hezekiel 39, 6, Hezekiel 38, 3, Yeremya 5, 15-17, İncil\Vahiy 20, 7-8’de… “geçen anlatımlarda; Gog ve Magog denilen kavim veya kavimlerin inkarcı, saldırgan, savaşçı yapısına temas etmektedir ki bu anlatımlar Kur’an’ı Kerim’de yer alan Ye’cüc ve Me’cüc’ün niteliklerine uymaktadır.” (Sayfa 187)

Zülkarneyn kıssası dışında Ye’cüc Me’cüc’ün adı Enbiya suresinin 96. ayetinde de geçer. “Kanaatimizce saldırganlıkları, fesat çıkartmaları, laf anlamazlıkları, uyuşmaz özellikleri sebebiyle, Zülkarneyn kıssasında ve Enbuya suresinde anlatılan her iki topluluk da Ye’cüc ve Me’cüc ismi ile adlandırılmıştır” (Sayfa 198)

“Geçmişte yaşadıkları ve gelecekte ortaya çıkacaklarına dair Kur’an’da yer alan bilgiden hareketle Ye’cüc ve Me’cüc’ün yaşadıkları yerden çıkarak dünyaya yayılıp çevrelerine zarar veren, her yeri yakıp yıkan topluluklar olduğunu, tarihte geçtiği gibi gelecekte de bu niteliği taşıyan toplulukların ortaya çıkacağını söylemek isabetli görünmektedir.” (Sayfa 200)

“Dolayısıyla Kıyamet vakti geldiğinde; Enbiya suresi 96. ayetinde anlatılan Ye’cüc ve Me’cüc vasıflı kavim\toplum; geçmiştiği yaşadığı Kehf Suresi’nde beyan edilen Ye’cüc ve Me’cüc kavmine benzer fesat, zulüm ve saldırganlığı nedeniyle; Kıyamet’in karışıklığını oluşturacak ve ayetin pratiği! o zaman veya dönemde gerçekleşmiş olacaktır!” (Sayfa 201)

Ayrıca “…Kanaatimize göre Allah, Enbiya suresi 96. ayetinde yer alan, Ye’cüc ve Me’cüc örneği ile Yahudiler ve Hristiyanların ortak inançları olan Kıyamet öncesi Armageddon Savaşçıları Gog ve Magog inanışına atıfta bulunarak; bin yıl şeytanın bağlandıktan sonra Gog ve Magog’u kandırarak Kıyamet savaşlarını başlatacağı ve bilahare Hazreti İsa’nın yeryüzüne dönerek 1000 yıllık Tanrı Krallığını kuracağını ancak bu süre sonunda Kıyamet’in olacağı şeklindeki Hristiyan inancının yıkmaktadır.” (Sayfa 204)

Cengiz Duman – Kur’an Perspektifinden Zülkarneyn ve Ye’cüc – Me’cüc (Süleymaniye Vakfı Yayınları, 2015) kitabından derlenmiştir.

Kur’an’da Tefakkuh Kavramı

Tedebbür herhangi bir konuda o şeyin neye dayandığını, arkasında neyin ya da kimlerin olduğunu bulma gayretiydi. Bazı ayetler okunduktan sonra bunların arkasında kimin olduğunu görürsünüz tarzı bir anlam örgüsü olduğu görülmektedir (Bknz. Kur’an’da Tedebbür Kavramı). Tefekkür ise bir doğruya, bir sonuca ulaşma gayretiydi ancak bunun olmazsa olmaz bir unsuru olarak bir ölçüden bahsediliyordu. Bir tefekkür varsa neye göre düşünmeli, neye göre bilgileri işleme sokmalı gibi ölçüler olmalı. Yani herhangi bir konuda bir ölçüye göre hareket edip sonuca varma gayretine tefekkür deniyor (Bknz. Kur’an’da Tefekkür kavramı).

Tefakkuh ya da fıkh etmek ise o işin gerektirdiği doğru ölçü ne ise onu dikkate alarak sonuca ulaşma gayretidir.

Çöz de sözlerimi iyi anlasınlar (fıkhetsinler) (Yefkahû). (Taha 28)

Musa A.S. dilindeki bağın çözülmesini ve sözlerinin kavranılmasını-anlaşılmasını istiyor. Kendisi Resul olarak görevini yerine getirdikten yani ayetleri tebliğ ettikten sonraki aşamada, ayetler tartışılırken ifade tekniklerine ihtiyaç duyuyor olabilir. Tonlamalar, konuşma güzelliği, hangi delil ne aşamada sunulacak vs. gibi. Kasas suresinin 34. ayetinde de Harun A.S.’ı kendisine yardımcı olarak isteme sebebinin onun konuşmasının daha düzgün olmasından olduğunu görüyoruz.

Demek ki tebliğin karşı tarafda bir fıkh oluşturabilmesi için gerekli şartlar var. Musa A.S.’da bu şartları oluşturabilmek için  Harun A.S.’ı istiyor. Firavun’un da Musa A.S.’ın zaafı hakkında konuştuğunu Zuhruf suresinin 52. ayetinden görüyoruz. Böylece fıkh için o işin gerektirdiği ölçütlere ve şartlara göre hareket edip düşünmek denilebilir.

Fıkh kelimesi genelde lisana, söze, konuşmaya vurgu yapan yerlerde geçiyor. Hud suresinin 91., Kehf suresinin 93., Nisa suresinin 78. ayeti örnek olarak verilebilir:

Dediler ki “Bak Şuayb! Söylediklerinin çoğunu anlamıyoruz (mâ nefkahu). Bizim gözümüzde sen gerçekten çok zayıfsın. Eğer ailen olmasaydı seni taşa tutardık. Bizim yanımızda senin bir gücün yoktur!” (Hud 91)

Şuayb A.S. tebliğini yaptıktan sonra, halkı kendisiyle aynı dili konuşmasına rağmen biz senin söylediklerini fıkh edemedik yani anlamadık dediler. Demek ki kavramayı engelleyen bir durum var. Mesela karşı tarafı önemsememek, küçük görmek, yetkin olmadığını düşünmek.

Kalp ve fıkhın arasında bağlantı olduğunu gösteren Enam suresindeki 25. ayete bakalım:

Bunların içinde seni dinleyenler vardır ama Kur’ân’a yaklaşım biçimlerini kalpleri üzerinde örtülere ve kulaklarında ağırlığa dönüştürmüş oluruz. Bütün delilleri (âyetleri) görseler inanmazlar. Hatta sana geldiklerinde seninle çekişirler. Ayetleri görmezlikten gelen o kimseler derler ki “Bunlar, olsa olsa eskilerin masallarıdır.” (Enam 25)

Tercihleri farklı olduğu için fıkh etmeyi önleyecek kalp üzerinde bir yapı oluşuyor (Ayrıca bknz. Tevbe 87). Kalp üzerindeki bu yapının, mühürleşmenin nasıl oluştuğunuda Münafıkun surelerinin ilk ayetlerinde görüyoruz.

Fıkha ulaşmak için bir konunun şartıyla hareket etmek gerektiğini söylemiştik. Bunun çok iyi bir örneğini İsra surenin 44. ayetinde görüyoruz:

Yedi gök, yeryüzü ve bunların içindeki herkes Allah’a ibadet eder. Her şeyi güzel yapmasına karşılık O’na ibadet etmeyen tek varlık yoktur ama onların bu ibadetlerini siz kavrayamazsınız. O yumuşak davranır ve çok bağışlar. (İsra 44)

Hayvanların, göklerin, yerin, denizlerin, tabiatın vs. Allah’ın emrettiği şekilde hareket etmelerini ve tesbihlerini bizim anlayabileceğimiz yollar olmalı. Süleyman A.S.’ın karıncaları duyması, kuşlarla anlaşması, rüzgarlarla ilişkisi vs. bu yolları biliyor olduğunu gösterir. Günümüzde de yapılan araştımalarla göklerin ve yerin işleyişlerini daha iyi anlayabiliyoruz. Dolayısıyla ayette denildiği gibi biz onların ibadetlerini fıkh edemiyorsak problem bizde olduğundan, elimizde doğru bir ölçüt olmamasıyla alakalıdır.

Yanlış ölçüte örnek olarak Haşr suresinin 13. ayetini verebiliriz. Burada doğru ölçüt Allah korkusu olmalıyken yanlış ölçüt olarak müslümanlardan korku kullanılıyor. Enfal suresinin 65. ayetinde tam tersi olarak müslümanların savaşta fıkh etmeyenlere göre üstün oldukları belirtiliyor.

Yanlış ölçüte örnek olarak Tevbe suresinin 81. ayeti de verilebilir. Ayette münafıklar ölçüt olarak havanın sıcaklığından bahsediyorlarken, Allah doğru ölçütün cehennemin sıcağı olduğunu belirtiyor. Münafıkun suresinin 7. ayetinde de münafıkların Resulallah’a bir şey verilmemesini arzu ettiklerini, Allah ise göklerin ve yerlerin hazinelerinin kendisine ait olduğunu ve münafıkların bunu fıkh etmediğini görüyoruz.

Enam suresinin 65. ayetinde tasrif ile fıkh arasında bir bağlantı görüyoruz (Bknz. Kur’an’da Tasrif Kavramı). Doğru ölçütlerden birisinin Tasrif olduğunu ve bu sayede fıkh edilebeceğini görüyoruz ayette.

Tasrif dışında Tafsil ile fıkh arasında da bir bağlantı olduğu görülüyor (Bknz. Kur’an’da Tafsil Kavramı). Tafsilin de fıkh için doğru ölçütlerden biri olduğunu yine Enam suresinin 98. ayetinde görüyoruz.

Tefakkuh kelimesinin geçtiği tek ayet olan Tevbe suresinin 122. ayetine bakalım:

Müminlerin tamamının savaşa çıkması gerekmez. Her kesimden bir takımı (Allah’ın savaşa çıkma emrini uygulamanın kişiye kazandırdıklarını görüp), dini kavramak ve geri döndüklerinde toplumlarını uyarmak için savaşa çıksa iyi olmaz mı. Belki yanlışlardan sakınabilirler (Tevbe 122)

Genelde yanlış meallendirilen ayette din alimlerinin sefere çıkmamaları şeklinde meal verilir. Halbuki ayette sefere çıkmamaya değil çıkmaya özendiriliyor ve böylece dini fıkh edecekleri, bu sayede döndüklerinde toplumlarını uyarabileceklerinden bahsediyor. Savaş esnasında nasıl abdest alınır, namaz kılınır, nasıl esir alınır, esirlere nasıl davranılır vs. en iyi savaşta öğrenilir, medresede değil.

Fıkh – Tefakkuh o konunun gerektirdiği ölçüte göre o işi anlama gayretidir.

Erdem Uygan ve Dr. Fatih Orum’un beraber sundukları 12.03.2018 tarihli KÖK (Kur’an’ın Öğrettiği Kavramlar) programından derlenmiştir. Programı buradan seyredebilirsiniz.

 

 

 

Kur’an’da Tefekkür Kavramı

Tedebbür kavramının başına gelenlerin bir benzeri tefekkür kavramına da gelmiş (Bkz. Kur’an’da Tedebbür Kavramı). İçi başkaları tarafından doldurulmuş olan ve böylece kendi çıkarı için alet edilen kavramlardan biri haline gelmiş Tefekkür kavramı. Kur’an’a bakarak kavramın kullanımını inceleyelim:

O düşündü (fekkere), ölçtü biçti. Kahrolasıca, ne biçim ölçtü biçti! Ah kahrolasıca, ne biçim ölçtü biçti! Şöyle bir bakındı. Sonra kaşlarını çattı, suratını aştı; Daha sonra geri döndü ve bü­yük­lendi. Arkasından şöyle dedi: “Bu olsa olsa etkilenilen bir büyü olur!” “Bu, olsa olsa bir insan sö­zü olur!” Müddesir (1825)

Allah’ın ayetlerine karşı olan birinden bahsedilen Müddesir suresinin 18.-25. ayetlerinde düşündü diye çevrilen fekkere için sonuca ulaşma gayreti denilebilir. Ayette bahsedilen kişi muhtemelen sözü dinlenilen, Hz. Muhammed’in teblig ettiği ayetler hakkındaki görüşü merak edilen birisi. Bu kişi kendisine tebliğ edilen ayetleri zihninde analiz ediyor. Fakat bunu bir ölçüye göre yapıyor. Kahrolasıca denilen de kişi ya da sonuca ulaşma gayreti değil, kişinin zihnindeki ölçüt, değerlendirme biçimi. Ayet kümesinin sonunda da vahyin insan sözü olmasına rağmen etkileyici olduğunu belirtiyor. İnkarcının tefekkürü sonucunda “bu bir insan sözüdür” dendiğine ve bunun kınandığına göre, ayetlerin tefekkürü sonucunun “bu Allah’tan gelmiştir” olmalıdır.

Öyleyse Tefekkür herhangi bir konuda bir takım doğru bilgileri belli bir ölçüte göre kullanma ve bir sonuca ulaşma gayretidir. Doğru ölçüt kullanılırsa doğru sonuca ulaşılır, yanlış ölçüt kullanılırsa yanlış sonuca ulaşılır. Hatta bazen ayetler okunur, ölçütte doğru olabilir ama insani bir takım sebeplerle doğru sonuca ulaşılamayabilir.

De ki: “Size bir tek öğüdüm var: Allah için kalkın ve ikişer kişi baş başa vererek ya da teker teker düşünün (tetefekkerû); göreceksiniz ki, arkadaşınızda cinlerin bir etkisi yoktur. O yalnız çetin bir azabın öncesinde sizi uyarmaktadır.” (Sebe 46)

Sebe suresinde tefekkür kelimesini görüyoruz. Tefekkür sonunda ulaşılması gereken Muhammed A.S.’a cinlerin bir etkisinin olmadığı ve söylediklerinin vahiy ürünü olduğudur. Sebe suresindeki bu ayetin müteşabihi olan Araf suresinin 184. ayetine bakalım:

Hiç düşünmezler mi ki (yetefekkerû) onları doğruya çağıran arkadaşlarında delilik yoktur. O, doğruları açıklayan bir uyarıcıdır, o kadar. (Araf 184)

Şu ana kadar işlenen ayetlerdeki kişiler neredeyse aynıydı. Ama ölçütler farklı olunca çıktılar da farklı oluyor. Bu ayette tefekkür sonucunda resulde delilik olmadığı ve onun uyarıcı olduğunu görüyoruz. Bir sonraki ayette yapılan kevni ayet vurgusuda tefekkür işlemi sırasında kullanılacak ölçütün Allah’ın diğer yarattıklarını gözlemlemek ve indirilen ile yaratılan ayetlerin uyumunu görmekdir.

De ki “Ben size Allah’ın hazineleri yanımdadır demiyorum. Gizli bilgileri (gaybı) de bilmem. Size, ben bir meleğim de demiyorum. Bana ne vahyedilirse ben ona uyarım.” De ki “Gören ile görmeyen bir olur mu? Hiç düşünmez misiniz (lâ tetefekkerûn)?” (Enam 50)

Ayetten tefekkür eden bir insanın elde edeceği sonuç ile tefekkür etmeyenin ya da yanlış tefekkür edenin alacağı sonucun, kör ile gören kadar farklı olduğunu anlıyoruz.

Bakara suresinin 219. ayetinde içki, kumar ve zekat hakkında Rabbimiz önemli ilkeler belirliyor. Bize düşen elimizdeki bilgiler ışığında tefekkür etmemizdir.

Rabbimizin doğadan, yaşanmış olaylardan, kişilerden örnekler vererek gösterdiği diğer ayetler için Bakara 264266, Haşr 1921, Rad 23, Nahl 1012‘ye bakılabilir.

Tefekkür kavramının Zikir (Bkz. Kur’an’da Zikir Kavramı) konusu ile ilişkilendirdiği Nahl suresinin 44. ve Enbiya suresinin 10. ayetlerini inceleyelim.

….O Zikri (Kitabı) sana da indirdik ki kendilerine gönderilenin ne olduğunu o insanlara açıkça anlatasın, belki düşünürler (yetefekkerûn). (Nahl 44)

Önceki ayetlerde kendilerine kitap verilmeyenlere tefekkür etmenin yollarını göstermişti Rabbimiz. Bu ayette ise kendilerine kitap verilenlere tefekkür etmenin yolu gösteriliyor. Kendilerine kitap verilenler, Resulun kendilerine okuduklarını kendi kitaplarıyla karşılaştırmalıdır ve böylelikle Tasdik (Bkz. Kur’an’da Tasdik Kavramı) mekanızmasını çalıştırmalıdır. Nahl suresindeki ayetin müteşabihini Enbiya suresinin 10. ayetinde görüyoruz. Bu ayette kendilerine kitap verilenlerin ihtiyacı olan bilgilerin kitaplarında olduğu ve akıllarını kullanmaları söyleniyor.

 

Erdem Uygan ve Dr. Fatih Orum’un beraber sundukları 26.02.2018 tarihli KÖK (Kur’an’ın Öğrettiği Kavramlar) programından derlenmiştir. Programı buradan seyredebilirsiniz.