Kur’an’da Tezekkür Kavramı

Tezekkür bilgi edinmeye dayalı bir ifade ve zikir kelimesiyle aynı kökten geliyor, yani zikir kelimesinin farklı bir formu (Bknz. Kur’an’da Zikir Kavramı).

Zikir Kur’an-ı Kerim’de hem ilahi kitapların bir vasfı olarak (Nahl suresi 4344 Burada Ehli Kitap yerine Ehli Zikir deniyor) hem de öncesi olan, hafızaya alınmış, bilinen bir bilgi olarak karşımıza çıkıyor. Örneğin Kehf suresinin 63. ayetinde ezkureh kelimesiyle zikri unutturan şeytandan bahsediliyor. Zikrin zıttının da unutmak olduğunu ayetten anlıyoruz.

Günlük hayatta çokca yaşadığımız, “İyi ki hatırlattın, unutmuştum” gibi diyaloglar ya da evden alelacele çıkınca unuttuğumuz bir bilgi, aslında varolan bir bilgiyle bağlantının kesilmesine örnektir. Bu yüzden Rabbimizin ilahi kitapları zikir olarak nitelendirmesi oldukça anlamlıdır. Bu zikirlerin koruyucusunun da kendisi olduğunu Hicr suresinin 9. ayetinde görüyoruz.

Enbiya suresinin 10. ayetinde Ehli kitaba yönelik olarak Kur’an’ın içerisinde zikir olduğu belirtiliyor ve teakkul etmeyecek misiniz diye soruluyor (Bknz. Kur’an’da Teakkul Kavramı). Kasas suresinin 51. ayetinde de sözlerin (insanlık tarihi boyunca yollanan vahiy silsilesi) ardı ardına yollandığı ve tezekkür etmelerinin umulduğu söyleniyor. Ayetin devamında kendilerine daha önce kitap verilenlerin bu vahye de inandıklarını görüyoruz.

Zikir aynı zamanda Kur’an’ı anlama metoduyla da alakalı olarak temel ayet denilebilecek Al-i İmran suresinin 7. ayetinde de önemli bir rol teşkil eden bir kavram (Bknz. Kur’an’ı Anlama Yöntemi). İlahi kitapların hepsinin zikir olması ulul elbab’da (sağlam duruşlu olanlar) bir etkiye sahip oluyor ve kitaplar arasında irtibat kurabiliyorlar.

Yine Enbiya suresinin 50. ayetinde zikir ve inkarın bir arada kullanıldığını görüyoruz. Bilindiği için kabul edilmediği takdirde sadece inkar edilebilir.

Gaşiye suresinin 21. ayetinde belirtildiği gibi nebiler de müzekkirdirler (hatırlatıcı). Halka tebliğ edilen vahiy insanların hafızalarında var olan ancak unuttukları ya da çeşitli sebeplerden dolayı işleme sokmadıkları bilgidir. İnsan suresinin ilk ayetinde insan için mezkur dendiğini görüyoruz. Burada da zikrin kullanımda olmayan bilgi için kullanılabileceğini görüyoruz.

Hicr suresinin 6. ayetinde Mekkelilerin “Ey kendisine Zikir (Kitap) indirilen kişi” diyerek Nebimize hitap ettiklerini görüyoruz. İndirilen zikrin ne olduğunu iyi bildiklerini, sadece indirilen kişiyle bir problemleri olduğu belli oluyor ayette.

Araf suresinin 2. ve 3. ayetlerinde Kur’an’ın indiriliş sebebi olarak müminlere zikir olması (Ayrıca bknz. Taha 3) dendikten sonra ne kadar az tezekkür ediyorsunuz deniyor.

Tedebbür, Tefekkür, Tefakkuh, Teakkul kavramlarıyla bağlantılı olan Tezekkür için bilgiyi kullanıma sokma aşaması denebilir. Sad suresinin 29. ayetinde tedebbür ve tezekkürün kullanımını görebiliriz. Ayette kitabın inzalinden (Bkz. Kur’an’da İnzal Kavramı) ve mübarek (bereketli, kendisinden üretim yapılabilen) oluşundan ve ayetlerin tedebbür edilmesinden bahsediliyor. Ayetler arasındaki bağlantılar görülerek kitabın arkasında Allah olduğu görülür. Böylece ulul elbab (sağlam duruşlu) olanlar onu tezekkür edebilir yani ondan bilgi edinebilir. (Ulul elbab’ı tanımlayan ayetler için bknz. Zümer 18, Rad 1922, Bakara 269)

Araf suresinin 57. ayetinde Rabbimiz yarattığı ayetlerden örnekler verdikten sonra tezekkür edilmesinden bahsediyor.  Ayette rüzgar, yağmur, ölü toprağın canlanması gibi her insanın sürekli görebileceği doğa olaylarından bahsederek ölülerin diriltilmesi anlatılıyor.

Enam suresinin 152. ayetinde yetimlerin malı, ticaret ahlakı, adalet gibi konulardaki emirler bildirildikten sonra tezekkür etmekden bahsediliyor. Nahl suresinin 13. ayetinden tezekkür edilen şeyin indirilen ya da yaratılan ayet (belge) olması gerektiğini biliyoruz. Hatasız bir tezekkür için Allah’ın ayetleri gereklidir. Enam suresindeki ayette de işleme sokulması gereken bilgi ayetlerdir. 151. ayette belirtilen emirlerle birlikte ele alırsak bu emirleri her insan fıtraten bilir.

Tezekkür etmemenin neye sebep olacağını Fatır suresinin 37. ayetinde görüyoruz: Cehennemde bağrışanlara yönelik olarak “Tezekkür edecek kişinin tezekkür edebileceği kadar bir süre size yaşatmadık mı?” deniyor. Herkesin yapabileceği ve herkesin nasıl yapacağını bildiği bir işlem olan tezekkürün yapılmamasının sonuçları insan için feci olacaktır. Öğretmeni tarafından bir formül öğretilen öğrenci, sınavda bu bilgiyi işleme sokmazsa sınavı geçemez. Taha suresinin 44. ayetinde de Firavun’un tezekkür etmesinden bahsediliyor. Firavun’un bile tezekkür edecek yani Allah’ın ilettiği bilgiyi işleme sokacak kapasitede olduğunu görüyoruz.

Erdem Uygan ve Dr. Fatih Orum’un beraber sundukları 09.04.2018 tarihli KÖK (Kur’an’ın Öğrettiği Kavramlar) programından derlenmiştir. Programı buradan seyredebilirsiniz.

Reklamlar

Kur’an’da Te’akkul (Akletme) Kavramı

Kur’an’da bu formda kullanılmayan Te’akkul kelimesinin akletme, aklı devreye sokma şeklinde kullanımları bulunuyor. Arapça’daki A-K-L kökünden gelen akıl kelimesi isim olarak Kur’an’da geçmiyor, sadece fiil halinde kullanılıyor. Sözlüklerde bir şeyi men etmek, bağ kurmak anlamı verilirken devenin ayağının bağlanması örneği verilir, bu şekilde devenin hareket etmesi engellenmiş olur.

Akletmenin tanımının verildiği bir çok ayet mevcut. Örneğin Hucurat suresinin 4. ayetinde lâ ya’kılûn (akıllarını kullanmıyorlar mı?) fiili kullanılıyor. Sözlük anlamıyla birleştirirsek, Muhammed A.S.’ın bulunduğu yerden çıkmasını beklemeden ona sesleniyorlar ve bir bağ kuramıyorlar. Bir sonraki ayette bu kişilerin sabretmediklerini ve Muhammed A.S.’ın bulunduğu yerden zaten çıkacağını görüyoruz.

Bir başka kullanımı Yunus suresinin 16. ayetinde görüyoruz. Bir önceki ayette, ayetlerin beyanından sonra bundan hoşnut olmayan kişiler “Bize başka bir Kur’an getir” diyor. 16. ayette Muhammed A.S. “Bundan önce aranızda bir ömür geçirdim. Aklınızı kullanmaz mısınız? (ta’kilûn)” diyor. Nebimiz 40 yaşına kadar vahiy tebliğ etmediğini, tilavet edip ayet kümesi oluşturan, dini konularda bir kanaat getiren biri olmadığına ama artık sorulan sorular karşısında Allah’ın ayetlerini bir çırpıda sıralayabildiğine dikkat çekiyor. Burda kurulması gereken bağlantı Muhammed A.S.’ın Allah’ın nebisi olduğu ve okuduklarının da Allah’ın vahyi olduğudur. Ayette başka ayetlere değilde Nebinin geçmişine atıfda bulunulması ilginçtir.

İnsanlar bir kişi ve bir konuyla alakalı olarak bağ kurar ve bir kanaate ulaşırlar. Örneğin bir kişi için “o bu işi yapabilecek biri değildir” diyerek kişiyle alakalı bilgi ve tecrübe ile konu arasında bir irtibat kurulur. Akletme ifadesi de herhangi bir bilgiye, bir tecrübeye dayanarak herhangi bir konuyla irtibat kurma şeklinde tanımlanabilir.

Bir çarpıcı örneği arka arkaya iki ayette görüyoruz:

Onlara, “Allah’ın indirdiğine uyun.” denildiği zaman, Onlar: “Hayır! Biz, atalarımızdan gördüğümüz şeylere uyarız.” derler. Ya ataları akıllarını kullanmayan (lâ ya’kılûne) ve doğru yolu bulamamış kimselerse?
Gerçeği yalanlayan nankörlerin durumu, bağırılıp çağırılmayı duyan, ancak bunu yalnız bir ses şeklinde algılayan sürünün durumuna benzer. Onlar; sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler. Bu nedenle, akıllarını da kullanmazlar (lâ ya’kılûn). (Bakara 170171)

İlk ayette ataların herhangi bir konuda doğru bağlantı kuramama ihtimaline dikkat çekiyor Rabbimiz. Ayette Allah’ın indirdiğine uyun dendiği için, ataların Allah’ın indirdiğiyle bağ kuramadığından bahsedilebilir. Bir sonraki ayette bu gibi bağ kuramayan kişiler sesi duymayan sürüye benzetiliyor. Kördürler, çünkü kendilerine gösterilerini görmezler. Dilsizdirler, çünkü kendilerini ifade edemiyorlar. Sağırdırlar, çünkü kendilerine söyleneni işitmezler.

Bir diğer örneği Ankebut suresinin 61. ve devam eden ayetlerinde görüyoruz. Allah yarattığı ayetlere dikkat çekiyor ve bunları yaratanın Allah olduğunu bilenlerin bağ kuramadıklarından (lâ ya’kılûn) bahsediyor. Müminun suresinin 80. ayetinde de hayat, ölüm, gece, gündüz gibi ayetler üzerinden akletmeyecek misiniz diye soruyor Rabbimiz.

Hud suresinin 51. ayetinde bütün Nebilerin söylediği, yaptığı iş karşılığında ücret almama konusunda “akletmiyor musunuz” (â ta’kılûn) deniliyor. Nebiler hem maddi hem de manevi kayıplar yaşamışlar, toplumlarının ileri gelenleri tarafından dışlanılmış, taciz edilmişlerdir. Buna rağmen kendilerine gelen vahyi tebliğ edip mücadelelerini sürdürmüşlerdir. İşte bütün bunlar arasında bir bağ kurmaz mısınız deniyor.

Buraya kadar ki okunan ayetlerde, Rabbimizin hep kolayca anlaşılan örnekler verdiğini görüyoruz. Enbiya suresinin 66. ve 67. ayetlerinde İbrahim A.S.’ın putlara tapanlara, Bakara suresinin 75 ve 76. ayetlerinde tasdik kavramıyla (Bknz. Kur’an’da Tasdik Kavramı) alakalı olarak kendi kitapları ve Kur’an arasında bağ kurabilen ve inanmış gibi görülen Ehli Kitap mensuplarının birbirlerine, Bakara suresinin 44., Al-i İmran suresinin 65. ve Enbiya suresinin 10. ayetinde Rabbimizin Ehli Kitap mensuplarına akletmiyor musunuz dediğini görüyoruz. Furkan suresinin 44. ayetinde de akletmeyenler hayvanlara benzetiliyor. Ankebut suresinin 41. – 43. ayetlerinde de dişi örümcek örneği üzerinden sadece bilenlerin aklettiğini görüyoruz. Bazı konularda bağlantı kurabilmek için o konu hakkında bilgi sahibi olmak gerekiyor.

Yusuf surenin ilk iki ayetinde akletme ve kur’an kelimeleri arasında bir ilişki görüyoruz. Ayette anlam kümesi olarak niteleyebileceğimiz kur’an kelimesi (Bknz. Kur’an’da Kur’an Kavramı) için akletmek fiili kullanılıyor. Bu ayetin müteşabihi olan Zuhruf suresinin 3. ayetinde yine akletme ve kuran arasında ilişki görülüyor.

Akletmenin tafsil (Bknz. Kur’an’da Tafsil Kavramı) ile ilişkisini ise Rum suresinin 28. ayetinde görüyoruz. Ayetten Rabbimizin ayetleri bağlantıları insanlar kurabilsin diye tafsil ettiğini-detaylandırdığını anlıyoruz.

Tebyin (Bknz. Kur’an’da Tebyin Kavramı) ile akletmenin de Kur’an’da sık kullanıldığını görüyoruz. Bakara suresinin 241. ve 242. ayetlerinde boşanmış kadınlarla ilgili hükümden sonra, ayetlerin Allah tarafından tebyin edildiği ve bağ kurmanın-akletmenin umulduğunu görüyoruz. Tebyin ve akletme ilişkisiyle alakalı olarak Al-i İmran suresinin 118. ayetine de bakılabilir.

Allah’ın bilgisi dışında hiç kimsenin iman etmesi mümkün değildir. Ve aklını kullanmayanları rics ile karşı karşıya bırakır. (Yunus 100)

Erdem Uygan ve Dr. Fatih Orum’un beraber sundukları 26.03.2018 tarihli KÖK (Kur’an’ın Öğrettiği Kavramlar) programından derlenmiştir. Programı buradan seyredebilirsiniz.

Zülkarneyn ve Ye’cüc – Me’cüc

suleymaniye_vakfi_yayinlari_kuran-perspektifinden-zulkarneny-jpg-JFX

Kur’an’ın Tevrat, İncil ve diğer vahiyleri tasdik ettiğini biliyoruz (Bknz. Kur’an’da Tasdik Kavramı).

“Kendinde olan âyetlerle öncekileri tasdik eden ve koruma altına alan bu kitabı, sana hak olarak indirdik….” (Maide 48)

“Ey Kutsal Kitab’ın bağlıları! Kitabın gizlediğiniz birçok bölümünü size açıklayan ve birçoğunu açıklamadan geçiveren elçimiz size geldi! Gerçekten size Allah’tan bir ışık ve apaçık bir kitap geldi.” (Maide 15)

Kur’an’da ve Tevrat’da yer alan fakat Kur’an’da kısa ve öz biçimde yer alan kıssaların detaylı anlatımı Tevrat’dadır. Kısa ve öz biçimde anlatılan bazı Kur’an kıssalarının Tevrat’ı tasdik ettiğini ve mufassal açıklamasının da Tevrat’da olduğunu gösteren kıssalara örnek olarak Bakara suresinin  246248. ayetlerinde anlatılan Ahit Sandığı kıssası verilebilir. (Ayrıca Bknz. Bir müslümanın Tevrat’a/İncil’e bakış açısı nasıl olmalıdır?)

Zülkarneyn

“Kehf suresinde anlatılan, üç ayrı yerde ismi açıkça zikredilen Zülkarneyn; surenin 83 ile 98. ayetleri arasında konu edinilmiştir. Kur’an’daki, Zülkarneyn kıssasına dair bu ayetler; ….Zülkarneyn’in şahsı, yaşadığı dönemi ve yeri hakkında herhangi bir açıklamada bulunmuyor. Dolayısıyla; ….Kur’an, anılan şahsiyetin ne adını, ne de vatanını zikretmiştir. Kur’an’da yer alan Zülkarneyn kıssasıyla ilgili ifadeler oldukça veciz (kısa ve öz) ve müphemdir (belirsizdir). Bu durum kıssayla ilgili tarihi bir çerçeve belirlemeyi güçleştirmektedir.” (Cengiz Duman – Kur’an Perspektifinden Zülkarneyn ve Ye’cüc – Me’cüc – Sayfa 19)

Zülkarneyn’i kim soruyor?

Zülkarneyn hakkındaki ayetlerin ilkinde, Muhammed A.S.’a Zülkarneyn’in sorulduğu görülüyor (Sana Zülkarneyn’i soruyorlar). Mekki sureler olan Şuara (196197), Taha (133), Yunus 94 gibi surelerde Yahudi ve Hristiyanlarla alakalı ayetler olması, Mekke’de küçümsenmeyecek derecede bir Ehli Kitap grubunun olduğunu gösterir. Bu yüzden soruyu soranların Ehli Kitap’dan olması oldukça mantıklıdır.

Dikkat çeken başka bir nokta da “.. kıssa içerisinde Zülkarneyn’le ilgili soru yöneltenlere ait itirazlar kayda geçirilmediği gibi, .. Zülkarneyn kıssası bir daha başka süre içerisinde tekrar edilmemiştir. Bu durum Zülkarneyn kıssasınında soranların bilgilerinin ve Kur’an ayetlerinin verdiği bilgilerin uyumlu olduğunu göstermektedir” (Sayfa 95) Halbuki aynı suredeki Mağara ashabı kıssasında resul ile tartışmaya gitmişlerdir.

“…Mekke veya Medine veya her iki toplumun kültürel veya dini arka planında Zülkarneyn hakkında bilgiler mevcut olması gerekmektedir. Aksi halde resule, bu hususta soru yöneltilemezdi. Buna istinaden resule yöneltilen sorunun bilgi kaynağının da illaki, Tevrat kaynaklı bir bilgi olması kabulü de kaçınılmaz bir gerçeklik olarak ortadadır. Dolayısıyla Zülkarneyn’in tarihsel kimliğinin ipuçlarının da Tevrat metinlerinde ve İsrailoğulları kültüründe aranmaya başlanması en doğru metod olacaktır.” (Sayfa 43)

Neden soruyorlar?

“Ehli Kitap ve Ehli Kitap ile beraber karşı tutum alan Mekke’li müşrikler; Resulullah’ın Zülkarneyn hakkındaki bilgisini sınamaya, O’nu sordukları sorular yoluyla sıkıştırarak; mevcut bilgisini polemik konusu yapmaya ve daha ileri giderek bu bilgileri, Tevrat ve İncil’den devşirdiğini iddia ederek onu “Kulak” “Aslı olamayan peygamber” olarak niteleme amacıyla hareket ettikleri kanaatindeyiz” ( Sayfa 65)

Halbuki Ehli Kitap’ın kendisine yüklenilen Isr yükünden (Al-i İmran 81) ve Tasdik olgusundan dolayı Allah’ın vahiylerinde benzerlik olması gerekmektedir (Bknz. Kur’an’da Tasdik Kavramı).

Tevrat’ta Zülkarneyn

Kur’an’da yer alan bazı kıssaların detaylandırılması konusunda yukarıda verilen Ahit Sandığı örneği dışında Süleyman A.S.’ın cinleri, Yakub kıssasındaki çocuklarının biyografisi, olayın geçtiği coğrafya vs. gibi konularda Tevrat metinlerinden faydalanılabilir. Kelime anlamıyla Çiftboynuzlu demek olan Zülkarneyn’e ulaşmak için içinde boynuz kelimesi geçen Tevrat ayetlerine bakılabilir.

Daniel kitabının çeşitli bab’larında Daniel peygamber rüyasında boynuzlu bir koç görür (Tevrat\Daniel 8, 3-9). 20-23. bab arasında “Gördüğün iki boynuzlu koç Med ve Pers krallarını simgeler” deniyor.

Ezra kitaplarının çeşitli bablarında yahudi olmayan Pers kralları olan Koreş ve Ahaşveroş’ın “…isimleri, yönettikleri ülkelerin adları ve İsrailoğulları ile yaşadıkları olumlu ve olumsuz olaylar, detayları ile kıssa edilmektedir…. Tevrat’taki bu anlatımlarda Pers kralı Koreş’in, Babil’e sürülen İsrailoğullarını tekrar eski yurtları Kenan’a yolladığı anlatılmaktadır. Bu, İsrailoğulları açısından çok önemli bir olaydır. ” (Sayfa 84)

Ezra, 1’in ilk bablarında, Koreş’in “…Göklerin Tanrı Rab yeryüzünün…” ifadesinden onun monoteist inançlı bir kral olduğu; hatta “…Kudüs’de (…) kendisi için bir tapınak (Süleyman mabedi) yapmakla görevlendirdi ifadesinden de İsrailoğulları tanrısına kulluk ettiği anlaşılmaktadır. Ezra 5’in 14. bab’ında Koreş’in Yahudilerin çok değer verdiği; Süleyman mabedindeki kutsal eşyalara ait hazineleri, Babil’de buldurtup Yahudilere iade ettiğini görüyoruz. Koreş inançlı bir insan olmasa İsrailoğulları\Yahudi halkına bu iyilikleri yapmazdı diye düşünmek zorundayız.

Koreş’ten sonra tahta geçen Ahaşveroş ve ondan sonra yerine geçen Darius’ta inançlı krallardır ve Tevrat’ta iyiliklerinden bahsedilir (Ezra 7, 8-13, Daniel 6, 26-28) Kral Koreş döneminde yeniden yapımına başlanıp, yarım kalan Süleyman mabedi Kral Darius döneminde tamamlandı (Ezra 1, 1-3, Ezra 5, 1-2).

“Bölgede keşfedilen arkeolojik kalıntıların incelemelerinde, yukarda geçen Med ve Pers kralları, özellikle Koreş’in; figür ve heykellerinde boynuzlu taçlar giymiş olarak resmedildiği gözlemlenmiştir. …Heykel antik İran başkenti İstahr’dan elli mil kadar uzakta, Morgab nehrinin kıyısında bir yerde dikili olarak bulunmuştu. … Daniel peygamberin rüyasında gördüğü iki boynuzlu koç, normal koçlar gibi değildi (Daniel 8, 3-9). Boynuzlardan biri geriye doğru kıvrılmıştı. Koreş heykelindeki boynuzların da aynı şekilde olduğunu görmekteyiz.” (Sayfa 88-89)

“Zülkarneyn ile ilgili ifadelere rastladığımız Tevrat’ta anlatılan coğrafyalar; Mısır, Filistin, Güneydoğu Anadolu, Suriye, İran, Lübnan topraklarını içine alan bölgeyi kapsadığına göre; tarihi kaynakların İran’da, iki ayrı; Med ve Pers krallıklarına hakim olarak her iki krallığı birleştirip, İran, Mezopotamya, Kafkaslar ve Anadolu toprakları gibi geniş bir coğrafya üzerinde hüküm sürdüğüne inanılan, Koreş, Ahaşveroş ve Darius adlı kralların sonuncusu olan, Med ve Pers imparatorluğu kralları Koreş veya Darius’un özellikle de Darius’un Zülkarneyn olması, eldeki verilen nezdinde makul gözükmektedir.

Zülkarneyn Resul müdür?

Kur’an’da anlatılan Zülkarneyn’in vasıflarından Resullerle benzeşen özellikleri olduğu görülmektedir. Salih amele davet etmesi (Kehf 88), yaptığı işe karşılık istememesi (Kehf 9495) gibi sebeplerden Resul olduğu iddia edilmiştir.

Fakat Zülkarneyn’in diğer resuller gibi resulluğünü ilan-Allah’a kulluğa davet ettiği, tebliğinde ısrarlı olduğu, inkarcılar tarafından tehdit edilen biri olduğu görülmüyor. Zülkarneyn’e teklif edilen ücret ise tebliğ faaliyeti için değil sed yapımı içindir. Dolayısıyla Zülkarneyn’in ücreti reddetmesi ile resullerin yaptıkları tebliğ karşılığı ücret istememesi arasında bir fark vardır. Zülkarneyn’in bu tavrı Tevbe suresin 60. ayetinde belirtilen zekatı hatırlatmaktadır. Ayrıca Kehf suresinin 84. ayetinde Zülkarneyn’e öğretilen ..””sebeb”in geniş anlamda akıl, ilim, irade, kuvvet, kudret, imkan gibi amaca ulaşmayı mümkün kılan her şeyi kapsadığını söylemek mümkündür.” (Sayfa 137)

Zülkarneyn’in önemli bir özelliği de kan dökmeyen bir yönetici olmasıdır. Ye’cüc ve Me’cüc üzerine gidebilecekken sed yaparak onları durduğunu ve Kur’an’ın savaşmayı en son çare görme tercihini yansattığını görüyoruz.

Ye’cüc ve Me’cüc

“Kanaatimiz şudur ki; Ye’cüc Me’cüc kelimeleri, Ehl-i Kitap ilahiyatındaki Gog Magog kelimelerinin süreç içerisindeki Arapçalaşmış şeklidir. Yani Ye’cüc Me’cüc kelimeleri, orijinal arapça olmayan kelimelerdir. Arapça belirgin bir anlamının olması da mümkün gözükmemektedir.” (Sayfa 175)

“Kur’an’ın verdiği coğrafya tarifinden (İki dağın arası) hareketle müfessirler, Ye’cüc Me’cüc’ün yaşadığı bu tarife uyan topografyayı; Arabistan yarımadasının kuzeyinde yer alan engebeli, yoğun dağlık fiziki yapıya sahip Kafkasya, Ural ve Hazar bölgesi ve etrafında, bugünkü ön Asya, Avrasya, Kafkasya olarak adlandırılan bölgede aramışlardır.” (Sayfa 176) Son yıllarda kalıntılar üzerinde yapılan araştırmalarda Zülkarneyn seddinin Kafkasya’daki Daryal veya Derbent geçitlerinde inşa edildiği kanaatine varmışlardır.

Hezekiel 37, 18, Hezekiel 39, 6, Hezekiel 38, 3, Yeremya 5, 15-17, İncil\Vahiy 20, 7-8’de… “geçen anlatımlarda; Gog ve Magog denilen kavim veya kavimlerin inkarcı, saldırgan, savaşçı yapısına temas etmektedir ki bu anlatımlar Kur’an’ı Kerim’de yer alan Ye’cüc ve Me’cüc’ün niteliklerine uymaktadır.” (Sayfa 187)

Zülkarneyn kıssası dışında Ye’cüc Me’cüc’ün adı Enbiya suresinin 96. ayetinde de geçer. “Kanaatimizce saldırganlıkları, fesat çıkartmaları, laf anlamazlıkları, uyuşmaz özellikleri sebebiyle, Zülkarneyn kıssasında ve Enbuya suresinde anlatılan her iki topluluk da Ye’cüc ve Me’cüc ismi ile adlandırılmıştır” (Sayfa 198)

“Geçmişte yaşadıkları ve gelecekte ortaya çıkacaklarına dair Kur’an’da yer alan bilgiden hareketle Ye’cüc ve Me’cüc’ün yaşadıkları yerden çıkarak dünyaya yayılıp çevrelerine zarar veren, her yeri yakıp yıkan topluluklar olduğunu, tarihte geçtiği gibi gelecekte de bu niteliği taşıyan toplulukların ortaya çıkacağını söylemek isabetli görünmektedir.” (Sayfa 200)

“Dolayısıyla Kıyamet vakti geldiğinde; Enbiya suresi 96. ayetinde anlatılan Ye’cüc ve Me’cüc vasıflı kavim\toplum; geçmiştiği yaşadığı Kehf Suresi’nde beyan edilen Ye’cüc ve Me’cüc kavmine benzer fesat, zulüm ve saldırganlığı nedeniyle; Kıyamet’in karışıklığını oluşturacak ve ayetin pratiği! o zaman veya dönemde gerçekleşmiş olacaktır!” (Sayfa 201)

Ayrıca “…Kanaatimize göre Allah, Enbiya suresi 96. ayetinde yer alan, Ye’cüc ve Me’cüc örneği ile Yahudiler ve Hristiyanların ortak inançları olan Kıyamet öncesi Armageddon Savaşçıları Gog ve Magog inanışına atıfta bulunarak; bin yıl şeytanın bağlandıktan sonra Gog ve Magog’u kandırarak Kıyamet savaşlarını başlatacağı ve bilahare Hazreti İsa’nın yeryüzüne dönerek 1000 yıllık Tanrı Krallığını kuracağını ancak bu süre sonunda Kıyamet’in olacağı şeklindeki Hristiyan inancının yıkmaktadır.” (Sayfa 204)

Cengiz Duman – Kur’an Perspektifinden Zülkarneyn ve Ye’cüc – Me’cüc (Süleymaniye Vakfı Yayınları, 2015) kitabından derlenmiştir.

Kur’an’da Tefakkuh Kavramı

Tedebbür herhangi bir konuda o şeyin neye dayandığını, arkasında neyin ya da kimlerin olduğunu bulma gayretiydi. Bazı ayetler okunduktan sonra bunların arkasında kimin olduğunu görürsünüz tarzı bir anlam örgüsü olduğu görülmektedir (Bknz. Kur’an’da Tedebbür Kavramı). Tefekkür ise bir doğruya, bir sonuca ulaşma gayretiydi ancak bunun olmazsa olmaz bir unsuru olarak bir ölçüden bahsediliyordu. Bir tefekkür varsa neye göre düşünmeli, neye göre bilgileri işleme sokmalı gibi ölçüler olmalı. Yani herhangi bir konuda bir ölçüye göre hareket edip sonuca varma gayretine tefekkür deniyor (Bknz. Kur’an’da Tefekkür kavramı).

Tefakkuh ya da fıkh etmek ise o işin gerektirdiği doğru ölçü ne ise onu dikkate alarak sonuca ulaşma gayretidir.

Çöz de sözlerimi iyi anlasınlar (fıkhetsinler) (Yefkahû). (Taha 28)

Musa A.S. dilindeki bağın çözülmesini ve sözlerinin kavranılmasını-anlaşılmasını istiyor. Kendisi Resul olarak görevini yerine getirdikten yani ayetleri tebliğ ettikten sonraki aşamada, ayetler tartışılırken ifade tekniklerine ihtiyaç duyuyor olabilir. Tonlamalar, konuşma güzelliği, hangi delil ne aşamada sunulacak vs. gibi. Kasas suresinin 34. ayetinde de Harun A.S.’ı kendisine yardımcı olarak isteme sebebinin onun konuşmasının daha düzgün olmasından olduğunu görüyoruz.

Demek ki tebliğin karşı tarafda bir fıkh oluşturabilmesi için gerekli şartlar var. Musa A.S.’da bu şartları oluşturabilmek için  Harun A.S.’ı istiyor. Firavun’un da Musa A.S.’ın zaafı hakkında konuştuğunu Zuhruf suresinin 52. ayetinden görüyoruz. Böylece fıkh için o işin gerektirdiği ölçütlere ve şartlara göre hareket edip düşünmek denilebilir.

Fıkh kelimesi genelde lisana, söze, konuşmaya vurgu yapan yerlerde geçiyor. Hud suresinin 91., Kehf suresinin 93., Nisa suresinin 78. ayeti örnek olarak verilebilir:

Dediler ki “Bak Şuayb! Söylediklerinin çoğunu anlamıyoruz (mâ nefkahu). Bizim gözümüzde sen gerçekten çok zayıfsın. Eğer ailen olmasaydı seni taşa tutardık. Bizim yanımızda senin bir gücün yoktur!” (Hud 91)

Şuayb A.S. tebliğini yaptıktan sonra, halkı kendisiyle aynı dili konuşmasına rağmen biz senin söylediklerini fıkh edemedik yani anlamadık dediler. Demek ki kavramayı engelleyen bir durum var. Mesela karşı tarafı önemsememek, küçük görmek, yetkin olmadığını düşünmek.

Kalp ve fıkhın arasında bağlantı olduğunu gösteren Enam suresindeki 25. ayete bakalım:

Bunların içinde seni dinleyenler vardır ama Kur’ân’a yaklaşım biçimlerini kalpleri üzerinde örtülere ve kulaklarında ağırlığa dönüştürmüş oluruz. Bütün delilleri (âyetleri) görseler inanmazlar. Hatta sana geldiklerinde seninle çekişirler. Ayetleri görmezlikten gelen o kimseler derler ki “Bunlar, olsa olsa eskilerin masallarıdır.” (Enam 25)

Tercihleri farklı olduğu için fıkh etmeyi önleyecek kalp üzerinde bir yapı oluşuyor (Ayrıca bknz. Tevbe 87). Kalp üzerindeki bu yapının, mühürleşmenin nasıl oluştuğunuda Münafıkun surelerinin ilk ayetlerinde görüyoruz.

Fıkha ulaşmak için bir konunun şartıyla hareket etmek gerektiğini söylemiştik. Bunun çok iyi bir örneğini İsra surenin 44. ayetinde görüyoruz:

Yedi gök, yeryüzü ve bunların içindeki herkes Allah’a ibadet eder. Her şeyi güzel yapmasına karşılık O’na ibadet etmeyen tek varlık yoktur ama onların bu ibadetlerini siz kavrayamazsınız. O yumuşak davranır ve çok bağışlar. (İsra 44)

Hayvanların, göklerin, yerin, denizlerin, tabiatın vs. Allah’ın emrettiği şekilde hareket etmelerini ve tesbihlerini bizim anlayabileceğimiz yollar olmalı. Süleyman A.S.’ın karıncaları duyması, kuşlarla anlaşması, rüzgarlarla ilişkisi vs. bu yolları biliyor olduğunu gösterir. Günümüzde de yapılan araştımalarla göklerin ve yerin işleyişlerini daha iyi anlayabiliyoruz. Dolayısıyla ayette denildiği gibi biz onların ibadetlerini fıkh edemiyorsak problem bizde olduğundan, elimizde doğru bir ölçüt olmamasıyla alakalıdır.

Yanlış ölçüte örnek olarak Haşr suresinin 13. ayetini verebiliriz. Burada doğru ölçüt Allah korkusu olmalıyken yanlış ölçüt olarak müslümanlardan korku kullanılıyor. Enfal suresinin 65. ayetinde tam tersi olarak müslümanların savaşta fıkh etmeyenlere göre üstün oldukları belirtiliyor.

Yanlış ölçüte örnek olarak Tevbe suresinin 81. ayeti de verilebilir. Ayette münafıklar ölçüt olarak havanın sıcaklığından bahsediyorlarken, Allah doğru ölçütün cehennemin sıcağı olduğunu belirtiyor. Münafıkun suresinin 7. ayetinde de münafıkların Resulallah’a bir şey verilmemesini arzu ettiklerini, Allah ise göklerin ve yerlerin hazinelerinin kendisine ait olduğunu ve münafıkların bunu fıkh etmediğini görüyoruz.

Enam suresinin 65. ayetinde tasrif ile fıkh arasında bir bağlantı görüyoruz (Bknz. Kur’an’da Tasrif Kavramı). Doğru ölçütlerden birisinin Tasrif olduğunu ve bu sayede fıkh edilebeceğini görüyoruz ayette.

Tasrif dışında Tafsil ile fıkh arasında da bir bağlantı olduğu görülüyor (Bknz. Kur’an’da Tafsil Kavramı). Tafsilin de fıkh için doğru ölçütlerden biri olduğunu yine Enam suresinin 98. ayetinde görüyoruz.

Tefakkuh kelimesinin geçtiği tek ayet olan Tevbe suresinin 122. ayetine bakalım:

Müminlerin tamamının savaşa çıkması gerekmez. Her kesimden bir takımı (Allah’ın savaşa çıkma emrini uygulamanın kişiye kazandırdıklarını görüp), dini kavramak ve geri döndüklerinde toplumlarını uyarmak için savaşa çıksa iyi olmaz mı. Belki yanlışlardan sakınabilirler (Tevbe 122)

Genelde yanlış meallendirilen ayette din alimlerinin sefere çıkmamaları şeklinde meal verilir. Halbuki ayette sefere çıkmamaya değil çıkmaya özendiriliyor ve böylece dini fıkh edecekleri, bu sayede döndüklerinde toplumlarını uyarabileceklerinden bahsediyor. Savaş esnasında nasıl abdest alınır, namaz kılınır, nasıl esir alınır, esirlere nasıl davranılır vs. en iyi savaşta öğrenilir, medresede değil.

Fıkh – Tefakkuh o konunun gerektirdiği ölçüte göre o işi anlama gayretidir.

Erdem Uygan ve Dr. Fatih Orum’un beraber sundukları 12.03.2018 tarihli KÖK (Kur’an’ın Öğrettiği Kavramlar) programından derlenmiştir. Programı buradan seyredebilirsiniz.

 

 

 

Kur’an’da Tefekkür Kavramı

Tedebbür kavramının başına gelenlerin bir benzeri tefekkür kavramına da gelmiş (Bkz. Kur’an’da Tedebbür Kavramı). İçi başkaları tarafından doldurulmuş olan ve böylece kendi çıkarı için alet edilen kavramlardan biri haline gelmiş Tefekkür kavramı. Kur’an’a bakarak kavramın kullanımını inceleyelim:

O düşündü (fekkere), ölçtü biçti. Kahrolasıca, ne biçim ölçtü biçti! Ah kahrolasıca, ne biçim ölçtü biçti! Şöyle bir bakındı. Sonra kaşlarını çattı, suratını aştı; Daha sonra geri döndü ve bü­yük­lendi. Arkasından şöyle dedi: “Bu olsa olsa etkilenilen bir büyü olur!” “Bu, olsa olsa bir insan sö­zü olur!” Müddesir (1825)

Allah’ın ayetlerine karşı olan birinden bahsedilen Müddesir suresinin 18.-25. ayetlerinde düşündü diye çevrilen fekkere için sonuca ulaşma gayreti denilebilir. Ayette bahsedilen kişi muhtemelen sözü dinlenilen, Hz. Muhammed’in teblig ettiği ayetler hakkındaki görüşü merak edilen birisi. Bu kişi kendisine tebliğ edilen ayetleri zihninde analiz ediyor. Fakat bunu bir ölçüye göre yapıyor. Kahrolasıca denilen de kişi ya da sonuca ulaşma gayreti değil, kişinin zihnindeki ölçüt, değerlendirme biçimi. Ayet kümesinin sonunda da vahyin insan sözü olmasına rağmen etkileyici olduğunu belirtiyor. İnkarcının tefekkürü sonucunda “bu bir insan sözüdür” dendiğine ve bunun kınandığına göre, ayetlerin tefekkürü sonucunun “bu Allah’tan gelmiştir” olmalıdır.

Öyleyse Tefekkür herhangi bir konuda bir takım doğru bilgileri belli bir ölçüte göre kullanma ve bir sonuca ulaşma gayretidir. Doğru ölçüt kullanılırsa doğru sonuca ulaşılır, yanlış ölçüt kullanılırsa yanlış sonuca ulaşılır. Hatta bazen ayetler okunur, ölçütte doğru olabilir ama insani bir takım sebeplerle doğru sonuca ulaşılamayabilir.

De ki: “Size bir tek öğüdüm var: Allah için kalkın ve ikişer kişi baş başa vererek ya da teker teker düşünün (tetefekkerû); göreceksiniz ki, arkadaşınızda cinlerin bir etkisi yoktur. O yalnız çetin bir azabın öncesinde sizi uyarmaktadır.” (Sebe 46)

Sebe suresinde tefekkür kelimesini görüyoruz. Tefekkür sonunda ulaşılması gereken Muhammed A.S.’a cinlerin bir etkisinin olmadığı ve söylediklerinin vahiy ürünü olduğudur. Sebe suresindeki bu ayetin müteşabihi olan Araf suresinin 184. ayetine bakalım:

Hiç düşünmezler mi ki (yetefekkerû) onları doğruya çağıran arkadaşlarında delilik yoktur. O, doğruları açıklayan bir uyarıcıdır, o kadar. (Araf 184)

Şu ana kadar işlenen ayetlerdeki kişiler neredeyse aynıydı. Ama ölçütler farklı olunca çıktılar da farklı oluyor. Bu ayette tefekkür sonucunda resulde delilik olmadığı ve onun uyarıcı olduğunu görüyoruz. Bir sonraki ayette yapılan kevni ayet vurgusuda tefekkür işlemi sırasında kullanılacak ölçütün Allah’ın diğer yarattıklarını gözlemlemek ve indirilen ile yaratılan ayetlerin uyumunu görmekdir.

De ki “Ben size Allah’ın hazineleri yanımdadır demiyorum. Gizli bilgileri (gaybı) de bilmem. Size, ben bir meleğim de demiyorum. Bana ne vahyedilirse ben ona uyarım.” De ki “Gören ile görmeyen bir olur mu? Hiç düşünmez misiniz (lâ tetefekkerûn)?” (Enam 50)

Ayetten tefekkür eden bir insanın elde edeceği sonuç ile tefekkür etmeyenin ya da yanlış tefekkür edenin alacağı sonucun, kör ile gören kadar farklı olduğunu anlıyoruz.

Bakara suresinin 219. ayetinde içki, kumar ve zekat hakkında Rabbimiz önemli ilkeler belirliyor. Bize düşen elimizdeki bilgiler ışığında tefekkür etmemizdir.

Rabbimizin doğadan, yaşanmış olaylardan, kişilerden örnekler vererek gösterdiği diğer ayetler için Bakara 264266, Haşr 1921, Rad 23, Nahl 1012‘ye bakılabilir.

Tefekkür kavramının Zikir (Bkz. Kur’an’da Zikir Kavramı) konusu ile ilişkilendirdiği Nahl suresinin 44. ve Enbiya suresinin 10. ayetlerini inceleyelim.

….O Zikri (Kitabı) sana da indirdik ki kendilerine gönderilenin ne olduğunu o insanlara açıkça anlatasın, belki düşünürler (yetefekkerûn). (Nahl 44)

Önceki ayetlerde kendilerine kitap verilmeyenlere tefekkür etmenin yollarını göstermişti Rabbimiz. Bu ayette ise kendilerine kitap verilenlere tefekkür etmenin yolu gösteriliyor. Kendilerine kitap verilenler, Resulun kendilerine okuduklarını kendi kitaplarıyla karşılaştırmalıdır ve böylelikle Tasdik (Bkz. Kur’an’da Tasdik Kavramı) mekanızmasını çalıştırmalıdır. Nahl suresindeki ayetin müteşabihini Enbiya suresinin 10. ayetinde görüyoruz. Bu ayette kendilerine kitap verilenlerin ihtiyacı olan bilgilerin kitaplarında olduğu ve akıllarını kullanmaları söyleniyor.

 

Erdem Uygan ve Dr. Fatih Orum’un beraber sundukları 26.02.2018 tarihli KÖK (Kur’an’ın Öğrettiği Kavramlar) programından derlenmiştir. Programı buradan seyredebilirsiniz.

Kur’an’da Tedebbür Kavramı

Günümüzde tefsir yapmak, yorumda bulunmak, satır aralarını okumak gibi eylemler bir ilim vasfı kazanmıştır. Fakat Kur’an’ı Kerim’in açıklanmasını bütün resuller dahil hiç kimseye bir yetki vermemiştir. Allah kainatdaki bütün sistemi tek başına kurduğunu ve buna hiç kimsenin karışamayacağını söylediği gibi Kur’an’daki sistemin kendisi tarafından kurulduğunu ve hiç bir kula bir yetki vermediğini belirtmektedir.

İnsanlar tarafından açıklanılacak, satır araları doldurulacak bir kitaba insanlara iman etme yükümlülüğü olmazdı. Yaratılan ayetlere teslimiyet, onların daha iyi anlaşılabilmesi için araştırmalar yapılmasından, onlara farklı anlamlar katmanın imkansız olduğundan bahsediyorsak, indirilen ayetlerde de böyle bir durum söz konusu olamaz.

Onlara bir Kitap getirdik ve onu bir bilgiye (ilme) (Al-i İmran 3/7Hud 11/1,2) göre konu-konu açıkladık. İnanıp güvenecek bir topluluğa yol gösteren ve ikram olan bir kitap. (Araf 52)

Ayette Rabbimiz bütün insanlara kitap verildiğini ve bunların tafsil edildiğini bildiriyor (Bkz. Kur’an’da Tafsil Kavramı). Bilen bir kavim için yol gösterici olan bu kitapta kendimiz açıklamaya kalkarsak o yol azap olur. Nitekim günümüzde müslümanların durumları, elinde kitap olmasına rağmen, tam bir azaptır.

Tedebbür kavramı da en çok istismar edilen, yorum yapanların arkasına sığındığı bir kavram. Türkçemizde de kullandığımız tedbir kelimesiyle aynı kökten geliyor Tedebbür. Kelimenin kökünün anlam merkezinde bir şeyin arkası manası vardır. Kur’an’da da bu manadaki kullanım sayısı oldukça fazladır. Örneğin Yusuf A.S.’ın gömleğinin yırtılmasının anlatıldığı ayette gömleğin arkası duburin kelimesiyle anlatılır (Yusuf 25). Bir sonraki ayette olaya açıklama getirmeye çalışan kadın gömleğin önü derken kubul kelimesini kullanıyor. Dubur ve kubul kelimelerinin birbirlerinin zıttı olduğunu görmüş oluyoruz bu iki ayette. Kelime anlamına bir örnek de Enfal suresinin 16. ayetinden verebiliriz. Savaş meydanında arkasını dönüp kaçanlardan bahsederken duburahu kelimesi kullanılıyor.

Fiil olarak kullanımına gelecek olursak Secde suresinin ilk ayetlerine bakalım:

ELİF! LAM! MİM! Hakkında şüpheye yer olmayan bu Kitap, alemlerin Rabbi tarafından indirilmiştir (Tenzil). (Senin için) “Onu o uydurdu” diyorlar, öyle mi? Hayır; onun, Rabbin tarafından indirildiği bir gerçektir. Senden önce uyarıcı gelmemiş olan bir topluluğu uyarman için indirilmiştir. Belki yola gelirler. Gökleri, yeri ve ikisinin arasında bulunanları altı günde yaratan sonra da Arşa(yönetimi) geçen Allahtır. O’ndan başka bir dostunuz ve destekçiniz yoktur. Bilginizi kullanmaz mısınız? Gökten yere kadar olan bütün işleri Allah düzenler (Yudebbirul), sonra, işler sizin hesabınıza göre bin yılı bulan bir gün içinde ona yükselir. Secde (15)

Surenin beşinci ayetine kadar anlatılan her şeyi, kitabı tenzil eden (Bkz. Kur’an’da Tenzil kavramı), toplulukları resulleri aracılığıyla uyaran, gökleri, yeri ve ikisinin arasından bulunan her şeyi yaratan, arşa geçen, tedbir eden Allah’tır. Yani bu işlerin hepsinin arkasında Allah var.

Yunus suresinin ilk ayetleri Secde suresinin müteşabihleridir. Surenin 3. ayetinde Secde suresinde olduğu gibi gökleri ve yeri yaratıp, arşa geçen ve bunları tedbir eden, bu işlerin arkasında olan kendisidir (yudebbirul emr). Aynı surenin 31. ayetinde göklerden ve yerden rızık veren, diriden ölüyü, ölüden diriyi çıkartan ve bütün bu işleri tedbir eden (yudebbirul emr) kimdir sorularının cevabının Allah olduğunu görüyoruz.  Rad suresinin 2. ayetinde yine önceki ayetlere benzer şekilde göklerin ve yerlerin yaratılmasından, arşa geçilmesinden vd. bahsedildikten sonra bu işleri tedbir edenin (yudebbirul emrve ayetleri tafsil edenin kendisini olduğunu belirtmektedir.

Görüldüğü gibi sadece Allah’ın yapabileceği kusursuz işlerin anlatıldığı ayetlerin sonunda hep bir vurgu var. Bu vurgunun yapıldığı Rad suresinde, ayrıyeten ayetleri tafsil edenin kendisi olduğunu belirtmesi çok önemlidir. Kur’an’ı anlama metodu açısından çok önemli bir yer teşkil eden Al-i İmran suresinin 7. ayetinde (Bkz. Kur’an’ın Anlama Yöntemi) Muhkem-Müteşabih ayetlerin detaylarındırılması, tevilinin gerçekleştirilmesi (Bkz. Kur’an’da Tevil Kavramı), ayetlerin açıklanması (Hud 1) gibi meseleleri sadece Allah yapabilir. Rabbimizin kevni ayetleri anlatarak, mesela gökleri direksiz yükseltmesi, onları tedbir edenin kendisi olduğunu belirtmesine inanıyorsak, indirdiği ayetleri konusunda da herhangi bir insanı yardım alması söz konusu değildir. Buraya kadar okuduğumuz ayetlere göre yudebbirul emr fiili insana hiç bir şekilde ayetleri yorumlama, onlardan başka mana çıkartma fırsatı sunmamaktadır.

Tedebbür kalıbından diğer fiilere örnek olarak Nisa suresinin 82. ayeti verilebilir:

Kur’an’ı tedebbür etmiyorlar mı (yetedebberûnel)? Eğer Allah’tan başkasından gelseydi, onda çok sayıda çelişki bulurlardı. Nisa (82)

Baştan beri okunan ayetler ışığında Kur’an’ı tedebbür etmek, Kur’an’ın göğü direksiz yükselten, güneş ve ayı düzenleyen, arşa geçen Allah’tan olduğunu görmüyorlar mı, elimizdeki kitabın Allah’tan olduğuna dair deliller var şeklinde anlaşılmalıdır. Ayetin devamında Allah’tan değil başkasından gelseydi içinde bir çok çelişki bulunacağını zaten okuyoruz. O halde Kur’an hakkında bir çok yorum, tez vs. olması aslında bir zenginlik, rahmet değil, aslında Allah’ın çelişki olarak belirttiği bir durum.

Muhammed suresinin 24. ayetinde de yine Kur’an’ı tedebbür etmezler mi diye soruluyor. Yani arkasında kim olduğunu, kimin katından geldiğini görmüyor musunuz, görmeyenlerin kalplerinde kilit olduğunu görüyoruz.

Müminun suresinin 68. ayetinde kavl’in tedebbüründen bahsediliyor. Kavl ile bu defa Kur’an değil vahiylere (Kasas 51) atıfda bulunularak eski atalara vurgu yapılıyor. Kur’an’ın kendinden önceki vahiylerle ilişkisini kurmaya ne kadar önem verdiği, Kur’an’ın Allah’tan geldiğine dair delillerinden bir tanesinin de kitaplar arasındaki irtibat yani tasdik ilişkisi (Bkz. Kur’an’da Tasdik Kavramı) olması ve bu ilişkiye tedebbür ile dikkat çekmesi çok önemli Rabbimizin.

Sad suresinin 29. ayetinde Kitabın inzalinden (Bkz. Kur’an’da İnzal Kavramı) ve mübarek oluşundan ve ayetlerin tedebbür edilmesinden bahsediliyor. Ayetler arasındaki bağlantılar görülerek kitabın arkasında kim var o açık seçik görülür.

Erdem Uygan ve Dr. Fatih Orum’un beraber sundukları 12.02.2018 tarihli KÖK (Kur’an’ın Öğrettiği Kavramlar) programından derlenmiştir. Programı buradan seyredebilirsiniz.

 

 

Gerçek İslam Bu Değil

İslam adına uygulamalarda bulunduğunu iddia edenler, bunun kaynağını kitapdan aramalıdır. Kitap dışındaki kaynaklara dayanıp icraatde bulunanlara denilecek söz, yaptıklarının islamla alakalı olmadığıdır.

Bunu deyince „hadi ordan, tabi ki islam bu“ diyen bir kesim de var. Aslında insanların bazısı gerçeğin peşinde değil, kendi inandığını doğrulatma peşinde koştuğu icin, kendi hevasına uyar.

Tam tamına benzemese de bir kaç örnek verelim.

Anadolu‘nun bir bölümünde, büyük şehirlerde olduğu gibi toplumu oluşturan bireylerin bozulmadığını, değerlere sahip çıktığını söyleyebiliriz. Fakat buna rağmen, buralarda da kötülük yapan insanların yaşadığını biliyoruz.

Örneğin çoğumuzu derinden sarsan Özgecan olayını düşünecek olursak, Anadolu’da bu tür vahşetlerin devamlı olarak yaşandığını bilsek de, aklı selim sahipleri „Anadolu erkeklerinin hepsi sapıktır“ saptamasına karşı çıkacaktır ve gerçek anadolu insanı bu değil diyecektir. Yine bir kesim, „gerçek Anadolu insanı böyledir, vahşidir, barbardır“ diyecektir.

Futboldan bir örnek verecek olursak, sıklıkla, sadece Türkiye’de değil, kendi tuttuğu takımın futbolcularını yuhalayan kesimlerin, takım yöneticileri tarafından “gerçek x taraftarı bu değil” diyerek diğer taraftarlardan ayrıldığını görüyoruz (bknz. 15.12.2017 tarihli Mönchengladbach-Hamburg maçından sonra menajer Max Eberl‘in açıklamaları).

Yine bir kesim, menajerin bu açıklamalarına cevap olarak, „hadi be, bütün taraftarların(m)ız böyle“ diyecek. Bunu diyenler rakip taraftarı da, kulübün kendi taraftarı da olabilir. Mesela Türkiye‘de özellikle çoğu Fenerbahçe taraftarları çoğu Galatasaray taraftarını bir kefeye, çoğu Galatasaray taraftarı da çoğu Fenerbahçe taraftarını bir kefeye koyar.

Olaylara objektif olarak bakmamız ise Allah’ın emridir. Allah bize zanna uymamamız gerektiğini (Yunus 36), fasık biri haber getirdiğinde araştırmamızı (Hucurat 6), bir topluma olan kinimizin bizi adaletten alıkoymamasını ve adaleti ayakta tutmamızı (Maide 8), başka bir toplumun bizden daha iyi olabileceğinden alay etmemizi (Hucurat 11) emreder.

Tüm verileri elde ettikten sonra, adil bir şekilde karar verilir ve hareket edilir. Allah’ın emretmediğini Allah’ın emriymiş gibi lanse eden bunu kitaptan kanıtlamalıdır. İster dindar isterse ateist olsun.