Kur’an’da Tahrif Kavramı

nisa46

Tahrif kavramının daha iyi anlaşılabilmesi için Kur’an’daki tasdik sistemi iyi anlaşılmalıdır. Bütün nebilerin meşruiyetinin temeli, kendinden önceki kitapları tasdike dayanır (Bkz. Kur’an’da Tasdik Kavramı). Muhammed A.S.’a vahiy inmeye başladığı zaman klasik anlayışda olduğu gibi yepyeni bir din temeli atılmamış, bilakis varolan bir zeminin üstüne bir zemin daha çıkılmıştır. Bu işlem sırasında yeni zemin bir öncekinin çoğu maddesini tasdik etmiş, tahrif varsa tashih etmiş, iyileştirmeler varsa neshetmiş (Bkz. Kur’an’da Nesih Kavramı), gizlemeler varsa tebyin etmiş (Bkz. Kur’an’da Tebyin Kavramı), anlam bozuklukları varsa tafsil etmiş yani detaylandırmıştır. (Bkz. Kur’an’da Tafsil Kavramı).

Klasik anlayışa göre Muhammed A.S. öncesi karanlık bir dönem yaşayan bir halka, bir Nebinin gelip vahyi bildirmesiyle, bu halkın itirazlarında yerden göğe kadar haklı olmaları gerekiyordu. Çünkü ellerinde karşılaştırabileceği bir şey olmadığı gibi, Muhammed A.S. kendilerine mucize de göstermemiştir. Dolayısıyla bu karartma sebebiyle Kur’an’daki en önemli kavramlardan olan Tasdik kavramının üstü örtülmüştür.

Rabbimiz ise Yunus suresinin 37. ayetinden itibaren Kur’an’ın Allah’tan olduğunu, uydurulan ve ona nispet edilen olmadığını, öncekileri tasdik ettiğini ve Allah tarafından tafsil edildiğini anlıyoruz. Bu yüzden ısrarla mucize isteyenlere karşı ısrarla O’nun tebliğ ettiği şeylere bakın uyarısı gelmektedir. O’nun vahiyleri birbirleriyle örtüşmektedir ve bu ayetleri başkası uyduramaz ve bu ise Tasdik kavramıyla birbirine bağlanmıştır.

Arapçada Harefe kökünden türeyen bir kelime olan Tahrif, türkçemizde de kullanılan harf kelimesiyle aynı kökden gelmektedir. Evrakta tahrif, tahribat gibi türkçemizde de kullanımları olan kelime herhangi bir şeyde oynama yapmak manasına geliyor. Arapça sözlüklere bakıldığında bir şeye meyletmek, yönelmek, bir şeye yöneltmek, bir kenara çekmek gibi bir takım anlamlar verilir. Kur’an-ı Kerim’de kullanılan kavramları anlayabilmek için Kur’an’ın kendisini sözlük olarak kullanabilir ve kelimenin kullanımlarından anlamını elde edebiliriz. Tahrif’in kelime anlamını örneğin Hac suresinin 11. ayetinde elde edebiliriz. Ayette insanların bazılarının harf üzere (alâ harfın) kullak ettiğini öğreniyoruz. Ayetin devamında harf üzere (sınırda) kulluk etmenin menfaatperest bir biçimde Allah’a kulluk etmek olduğunu anlıyoruz. Menfaatine göre şekil değiştirebilen bu kişiler müşriktir. Aynı surenin 12. ayetinde Allah’dan başkasından da yardım istediklerini görüyoruz.

Enfal suresinin 16. ayetinde de savaş için mevzi tutmak anlamında muteharrifen kelimesi kullanılmıştır. Üstteki ayette ki gibi bir pozisyon alma şeklinde kullanıldığını görüyoruz kelimenin fakat taktik gereği olduğu zaman bunun iyi bir şey olduğunu anlıyoruz.

Bir kelimenin asli anlamıyla irtibatta olan, birden fazla anlamı olur. Örneğin “aslan beni kovaladı” cümlesinde aslanın bir hayvan için kullanılan bir isim olduğunu bildiğimizden kelimenin merkezindeki anlamı anlarız. Bir gerekçe varsa, cesaretinden dolayı bir insana da aslan denebileceği için cümledeki aslanın bir insan olabileceği de düşünülebilir. Fakat gerekçe kişinin şahsi düşüncesi olmamalıdır. Kur’an’da bir kelimenin anlamını araştırırken Kur’an’ın kendisi bizi anlama götürmeli. Şahsi düşünceyle ya da başka bir yerden kelimenin anlamını değiştirip yerine başka bir şey koymak tahrifdir. Kelimenin anlamını elde etmek için, bağlamdan ya da başka bir ayetten faydalanmak zorunludur.

“Allah nebilerden kesin söz aldığında şöyle demiştir: “Size Kitap ve hikmet veririm de elinizde olanı onaylayan bir elçi gelirse kesinlikle ona inanacaksınız ve destek vereceksiniz. Bunu kabul ettiniz mi? Bu ağır yükü (ısr) yüklendiniz mi?”. Onlar da “Kabul ettik” demişlerdir. Allah: “Siz buna şahit olun, sizinle beraber ben de şahidim” demiştir.” (Al-i İmran 81)

Görüldüğü üzere kelime manası itibariyle “ağır yük” anlamına gelen “ısr” kelimesi, ayette tanımlanmış ve “eldeki mevcut kitabı tasdik edici olarak gelecek olan elçiye inanma ve destek verme sözü ile yüklenilen sorumluluk” şeklinde özel bir anlam verilerek terimleştirilmiştir. Ayete göre bu sorumluluğu Allah’a söz vererek yüklenen nebiler ve dolayısıyla onların gönderildiği toplumların artık yeni bir görevleri vardır: “Yeni gelecek elçinin tebliğ edeceği ayetlerin, kendilerindeki kitabı tasdik edip etmediğini kontrol etme ve ediyorsa bu yeni gelen elçiye uyup destekleme”. Ayette bu sözün nebilerden alındığının belirtilmesi, nebi kavramının “vahiy almak üzere seçilmiş kişi” olma özelliğine vurgu yapılması sebebiyledir. Yani bu söz, nebilere vahyedilerek gönderilen kitaplar vasıtası ile alınmıştır. Bu kitapların muhatabı olan toplumlar da kitaplarına iman etmek ve uymakla bu sözü ikrar etmiş olmaktadırlar.

Kendi kitabıyla bu yük sebebiyle sürekli irtibatta olması gereken insanlar, kafasına göre takılamaz. Ekonomiyi, devlet ilişkileri, aile hayatı, Allah’a kulluk gibi konularda hep kitaba bağlı olmak zorunda olan insan, kitapda yazılanları kendi istediği şekle sokarak örneğin kitapda bahsedilen faize, şirke kendi istediği tanımı vererek, tasdiğin de önünü tıkamış olur. Çünkü yeni gelen nebi kendinden önceki kitabı tasdik ettiğini söylerken, kitaba uyanlar çoktan tahribat sebebiyle başka bir yola girmiş bulunuyorlar ve böylece kendi yolunu tasdik etmediği için nebiye tabi olma gerekçesini de kendince yok etmiş olur.

Öte yandan bugün kü müslümanlar Kur’an’a uymayarak, Ehli Kitap’dan hiç bir fark ortaya koymamıştır. Ehli Kitap ısr yükünü reddederken, Müslümanlar Ehli Kitap’a “kitabınız tahrif oldu” diyerek, Ehli Kitap’ın, Kur’an’ın Allah’dan olduğunu görmek için kullanması gereken kitabı, ciddiye almamaktadırlar.

Şimdi bunların size inanıp güvenmelerini mi bekliyorsunuz? İçlerinden birtakımı, Allah’ın sözünü dinler, akıllarına da yatar, sonra onu başka tarafa çekerler. Bunu, bile bile yaparlar. Allah’ın Kitabına inanıp güvenenlerle karşılaşınca “Biz ona güveniriz!” derler. Birbirleriyle baş başa kalınca da şöyle derler: “Allah’ın size gösterdiği şeyi (o Kitabın doğruluğunu) ne diye onlara söylüyorsunuz? Sahibinizin (Rabbinizin)katında size karşı delil getirsinler diye mi? Hiç aklınızı çalıştırmaz mısınız?”(Bakara 7576)

Ayette yapılan tahribatın amatörce değil profesyonelce yapıldığını anlıyoruz. Sözü dinleyip, anlayıp, bile bile başka tarafa çekiyor tahribatı yapanlar. Bakara suresinin 41. ayetinde Tevrat ehline yönelik olarak, “Kur’an’ı görmezden gelenlerin ilki olmayın ve  ayetlerimi geçici bir bedel karşılığında satmayın” diye buyuruyor Rabbimiz. 42. ayette üstünü örtmeyin diyerek tahrifin bir çeşidini de gözler önüne koyuyor. Bütün bu anlatılanlardan sonra 44. ayette “Birr’i başkalarına emrederken kendinizi unutuyor musunuz” diye buyuruyor Rabbimiz. Burda kastedilen birr ısr yükünden başkası olamaz (Bkz. Kur’an’da Birr Kavramı).

Bakara suresinin 79. ayetinde de kendi yazdıkları tefsirleri Allah katındanmış gibi pazarlayıp gelir elde eden din adamları yerilmekte. Bir sonraki ayette tahrife bir örnek olarak, cehenneme girse bile bir kaç gün sonra çıkacak olan ve en nihayetinde cennete gireceğini düşünen Ehli kitap, gösteriliyor. Din adamları tefsirlerinde ya da çevirilerinde din dışı hükümler yerleştirerek böylece kitabı tahrif edip insanları kandırmış oluyor.

Al-i İmran suresinin 70. ayetinde yine teşhedûne denilerek ısr yükündeki şahitliğe atıfda bulunuyor Rabbimiz ve hemen ardından yine gerçeği gizledikleri belirtiliyor. 72. ayette tahrifin bir başka çeşidini görüyoruz. Müminlerle karşılaşınca önce iman ettiklerini sonra inkar ettiklerini söyleyerek iman edenlerin kalbine kuşku düşürmeye çalışıyorlar. 78. Ayette bazılarının konuşma tarzıyla eğip bükerek kitaptan konuşuyormuş gibi yaptığını görüyoruz. Günümüzde de örneğin herhangi uyduruk bir rivayeti arapça olarak anlatan ve sanki kıssada anlatılan Allah’tanmış gibi davrananlar var.

Tahrif kelimesinin kavram olarak geçtiği ayetler Maide suresinin 13., 41., Nisa suresinin 46. ayetleridir.

Nisa suresinin 46. ayeti tahrifi örneklendirerek açıklama yönüyle önemli bir ayet:

Kimi Yahûdiler kelimeleri yerleşik anlamlarından başka anlamlara çekerek (tahrif ederek) “سَمِعْنَا وَعَصَيْنَا” “semi’nave asayna” “وَاسْمَعْ غَيْرَ مُسْمَعٍ” isma’ gayre musmain” bir de “رَاعـِنَا” “râinâ” derler. Bunu dillerini bükerek ve dine saldırarak yaparlar. Eğer bunlar, “سَمِعْنَا وَأَطَعْنَا” “semi’nâve ata’nâ” , “اسْمَعْ” “isma” bir de “انظُرْنَا” “unzurnâ”deselerdi elbette daha iyi ve daha doğru olurdu. Ama kâfirlik etmelerindendolayı Allah onları lanetledi. Artık pek az inanırlar.” (Nisa 46)

Her kelimenin bir anlam çerçevesi vardır. Örneğin telefon dediğimizde, aletle yapabileceğimiz her şeyi de anlarız. Allah bizimle konuşurken kelimelerle konuşur ve bu kelimelerin bir anlam çerçevesi var. Eğer anlam çerçevesine başka anlamlar enjekte ettiğimiz zaman ya da var olan bir anlama müdahele ettiğimiz zaman anlamı kaybolur, böylece anlatmak istenilenin tersi elde edilir.

Ayette “yerleşik anlamlarından başka anlamlara çekerek” anlam çerçevesine yapılan müdaheleden bahsediyor Rabbimiz. Kur’an’dan bir örnek verecek olursak, arapçası kadâ türkçemizde kaza olarak geçen kelime, bir ibadeti vaktinde yerine getirme anlamını ifade eder. Kelimenin anlam çerçevesine vaktinde değil de vaktinden sonra yerine getirme anlamını soktuğumuzda metinde bir değişiklik yapmadan tahribat gerçekleştirmiş oluruz.

semi’nave asayna” “işittik ve itaat ettik” ve “işittik ve isyan ettik” anlamlarına geliyor. Aynı kelime Bakara suresinin 93. ayetinde de geçiyor. Yahudilerin üstünde Tur dağı yükselmişken yani kritik bir durumdayken, “işittik ve isyan ettik” demeyeceklerine göre, itaat ettik anlamı da olmalıdır. Ayette Rabbimizin buyurduğu gibi “semi’nave asaynayerine “semi’nâve ata’nâ” deselerdi yani tek anlamı olan “işittik ve itaat ettik” deselerdi daha iyi olurdu, çünkü o zaman tahrif yapamazlardı.

Yahudilerin söylediği “isma’ gayre musmain” yine çift anlamı olan bir söz. “Lütfen dinle, sana söz söylemek haddimize değil ama..” ve “dinle, söz dinlemez adam” şeklinde hem saygı ifadesi hem de hakaret olabilir. Bu yüzden  “isma’ gayre musmain” yerine sadece “isma” yani “dinle” deselerdi diye buyuruyor Rabbimiz. Sadece “dinle” deselerdi böylece başka anlamlara çekilemezdi.

Yine çift anlamlı bir kelime olan “râinâ” “bizi güt” ve “bizi gözet” anlamlarına sahiptir. “Bizi gözet” olumlu bir anlama sahipken bizi güt” sözünde bir iğneleme vardır. Yani “Sen bizi hayvan güder gibi gütmek istiyorsun, öyleyse güt.” demiş olurlar. Rabbimiz yine “râinâ” yerine “unzurnâ” yani “bizi gözet” deselerdi diye buyuruyor.

Her iki anlama gelen kelimeleri söylemelerinin sebebi ise, Hac suresinin 11. ayetinde anlatılan harf üzere kulluklarından dolayıdır. Sınırda kulluk ettiklerinden dolayı “biz o manada söylemedik” diyerek istedikleri anlamı seçebilmektedirler. Bir diğer amaç ise dinde yara açma, şüphe uyandırmakdır (“Bunu dillerini bükerek ve dine saldırarak yaparlar“). Dillerini bükerek söylediklerinin kitaptan olduğunu zannetmeleri için yapıyorlar bu tür kişiler bunları. Allah ise bunların kendi katından olmadığını buyuruyor ve bunları söyleyenlerin yalancı olduğunu bildiriyor (Al-i İmran 78). Ayrıca geçici bir çıkar uğruna elleriyle kitap yazanların ve “bu Allah katındandır” diyenlerin hem kazandıklarından hem de yazdıklarından dolayı çekeceklerinin olduğunu öğreniyoruz (Bakara 79).

Tekrar Nisa 46‘ya dönecek olursak, Ehli Kitap ile karşılaşan Muhammed A.S.’ın arasında gerçekleşen diyaloğun şöyle olması gerektiğini bildiriyor Rabbimiz. Ehli kitap tebliği duyduktan sonra ısr yükü yüzünden “işittik ve itaat ettik” demeli. Ardından ise Muhammed A.S.’a “dinle” demeleri gerekiyor. Peki Muhammed A.S. ne dinleyecek? Tasdik meselesi yüzünden onların kitaplarını dinlemesi gerekiyor (Bkz. Kur’an’da Tasdik Kavramı).

Klasik anlayışa göre Muhammed A.S. öncesi karanlık bir dönem içerisinde olan ve din, kitap hiç bir şey bilmeyen insanlar, emin bir insan olan Muhammed A.S.’a tabi olmuşlardır. İşin aslı ise böyle değildir. Ehli kitaba Muhammed A.S.’a ilk inananlar siz olun emrini veren Allah (Bakara 41), Muhammed A.S.’ı ise Ehli kitaba yönlendirmektedir (Yunus 94 Ayrıca bkz. Nahl 43, Enbiya 7). Böylece Muhammed A.S. hem kendi nübüveetinin delilini önceki kitaplarda görecek hem de önceki şeriata uyma emri olduğu için, kendisine bir konu hakkında henüz vahiy gelmediği için, o konu hakkında hikmeti önceki kitaplardan çıkaracaktı (Al-i İmran 95, Hac 78). Resulün önceki kitapları öğrenme isteği ise Ehli kitabın ona hakaret etmesine kadar gidiyor (Tevbe 61).

İşittik ve itaat ettik“, “dinle“‘den sonra Ehli kitapdan söylenmesi istenen “bizi gözet“. Aynı ifadeler Bakara suresinin 104. ayetinde de geçmektedir. Bu “şeriatteki gelişmelerden haber et” (Bkz. Kur’an’da Nesih Kavramı), “bizi kolla” gibi manalara geliyor muhtemelen.

Tahrif kelimesinin geçtiği ve tasdik ile ilişkisini ortayan bir ayet ise Maide suresinin 13. ayeti:

Allah on iki öncü göndererek İsrailoğullarından kesin söz almış ve demişti ki “Ben sizinleyim. Eğer namazı tam kılar, zekât verir, elçilerime inanıp güvenir, onları destekler, Allah’a güzel bir ödünç verirseniz günahlarınızı kusurlarınızı bağışlar, sizi içinden ırmaklar akan cennetlere sokarım. Bundan sonra hanginiz ayetleri görmezlikten gelirse (kafirlik ederse) düz yoldan çıkmış olur.
Sözlerinden caydıkları için onları dışladık (lanetledik), kalplerini katılaştırdık. Kelimelerin (anlamlarını yerlerinden kaydırarak) tahrif ederler. Kendilerine hatırlatılan gerçeklerden nasip almayı unuttular. Pek azı müstesna onların yaptıkları bir hainliği haber alırsın. Yine de onları bağışla ve aldırma çünkü Allah, güzel davrananları sever.” (Maide 1213)

Allah bu ayette, Muhammed A.S.’dan ikibin yıl önce inen kitapdaki sözü yani ısr yükünü hatırlatıyor ve elçilere inanıp güvenmelerini ve destek vermelerini istiyor. Bizim tahrif edildi diye burun kıvırdığımız kitapların tasdik ölçüsü olarak kullanılmasını istiyor diyebiliriz. Kitabın tahrif edilmiş demek aynı zamanda Kur’an senin kitabını tasdik edemez, dolayısıyla senin Kur’an’a inanma yükümlülüğün yok demektir. Bu çok büyük bir vebaldir.

13. ayette Ehli kitabın sözlerini yerine getirmediklerini dolayısıyla dışlandıklarını ve kelimelerin anlamlarını yerlerinden kaydırarak tahrif ettiklerini, bu tahrifin ise tasdiki engellediğini öğreniyoruz.

Tahrif kelimesinin geçtiği bir diğer ayette Maide suresinin 41. ayeti:

“Ey Elçi, içten güvenmedikleri halde ağızları ile “İnanıp güvendik!” diyenlerin ve Yahudilerin, ayetlerin üstünü örtmede yarışması seni üzmesin. Onlar yalan için kulak kesilir, sana gelmeyen bir topluluk için dinler, kelimelerin anlamlarını yerlerinden kaydırırlar. “Size şu verilirse alın, verilmezse almayın” derler. Allah, kimi bozguna uğratmak isterse sen onun için Allah’tan bir yardım alamazsın. Onlar, Allah’ın kalplerini temizlemek istemediği kimselerdir. Onların payına düşen dünyada rezil olmak, ahirette de şiddetli bir azaba çarpılmaktır.
Yalan için kulak kesilir, boyuna haram (suht) yerler. Sana başvururlarsa ister aralarında hakem ol, ister ilgilenme. Onlarla ilgilenmezsen sana bir zarar veremezler. Eğer hakem olursan aralarında hakça hüküm ver. Allah, hakka uygun (adil) davrananları sever. ” (Maide 4142)

Ayette “sana gelmeyen bir topluluk için dinler”  denerek, bir grubun içlerinden bazılarını Resule yollandıklarını anlıyoruz. Bu kimseler ise “inanıp güvendik” diyerek yalan söylüyorlar, kelimelerin anlamlarını kaydırıyorlar ve böylecek tasdiği engellemiş oluyorlar. Al-i İmran suresinin 72. ayetinde Ehli kitaptan bazılarının “Şu müminlere indirileni günün başında kabul edin, sonunda reddedin, belki vazgeçerler.” dediğini görüyoruz. Bu gibi kişiler hazırlıklı gidiyorlar nebiye ve “Size şu verilirse alın, verilmezse almayın” diyorlar.

Bunlar ayrıca haram yerler. Suht kelimesi rezil rüsva olan, utanılacak, leke bırakacak bir şey sonucu olur, örneğin rüşvet yiyerek. Tasdik için değil tekzip için giden bu kişiler epey büyük bir günah işlemiş oluyorlar. Bu suht günahını işleyen kişiler, yani tasdiği engelleyen kişiler de din adamları. Muhammed A.S.’ın bazı ayetlerde üzüldüğünü, ümitsizliğe kapıldığını biliyoruz. Bugün de karşımıza çıkan, geleneğin oluşturduğu kavramları, Kur’an’ın anlattığı kavramlara ters olmasına rağmen savunan insanlar, belli ki o zaman da Resul ile tartışmaya girmiş.

İnandık güvendik” tabirini Maide suresinin 61. ayetinde de görüyoruz. Bu kişilerin inkar düşüncesiyle geldiğini ve inkar ederek ayrıldığını görüyoruz. Bir sonraki ayette onlardan çoğunun günah, düşmanlık ve haram (suht) yeme yarışına girdiğini görüyoruz. 63. ayette din adamlarının ve bilginlerinin bunu engellemediğini ve böylece günaha girdiklerini görüyoruz.

Eğer Muhammed A.S. son nebi olmasaydı ve ısr yükü bize de yüklenmiş olsaydı, yeni gelen Nebi’ye karşı sergileyeceğimiz tavır, Muhammed A.S.’a karşı Ehli Kitap tarafından gösterilen tavırdan farklı olmayacaktır muhtemelen. “Bunlar eskilerin masallarıdır” (Enfal 31), “Sen bunu değiştir” (Yunus 15) gibi argümanlar öne sürecek ve “Allah isteseydi başkasına kulluk etmez, Allah’ın haram kıldığından başkasını haram kılmazdık” (Nahl 35) diyerek kestirip atardık herhalde. Ayrıca “kadınların boşanma hakkı yoktur“, “abdest alırken ayaklar yıkanmalı“, “Kur’an’da belirtilen dışında bir çok yiyecek haramdır“, “Küçük kız çocukları evlenebilir” diyen alimler gelen nebiye akıl vermeye kalkardı tıpkı Ehli Kitabın Muhammed A.S.’a yaptığı gibi.

Ayrıca “sizin kitabınız tahrif edilmiştir” anlayışı, müslümanların Ehli kitaba yönelip, Kur’an’ı kendi kitaplarıyla karşılaştırmaya davetini dolayısıyla tasdiki engellemektedir. Tahrif konusundaki yanlış inanç, Kur’an-ı Kerim için yapılan tahribatın da önünü açmaktadır. İlahi kitaplara insan sözü eklemek, tahribatın en amatörcesidir, çünkü çok belirgin olduğu için hemen farkedilir. Bir suyun içine ufacık bir renk damlattığımız zaman hemen bunu görürüz. Fakat bu su, kirlenmiş olması dışında su özelliğini korumaktadır. Tahribatı profesyonel olarak yapanlar ise suyu kirletmeden, onun su olduğuna sizi inandıran kişidir. Yeni bir nebi gelse, elimizde tahrif edilmediğini iddia ettiğimiz orijinal metniyle duran Kur’an-ı Kerim olduğu halde onu inkar ederdik. Nebi-Resul kavramının anlamının içini boşaltmak mı daha büyük tahribat olur, Kur’an’a sure-ayet eklemek ya da çıkarmak mı?

Erdem Uygan ve Dr. Fatih Orum’un beraber sundukları 26.12.2016 ve 23.01.2017 tarihli KÖK (Kur’an’ın Öğrettiği Kavramlar) programlarından derlenmiştir. Programları youtube üzerinden (26.12.2016 tarihli program, 23.01.2017 tarihli program) seyredebilirsiniz.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s