İsa A.S.’ın Tevrat’taki yeri

İsrailoğullarına gönderilen tüm peygamberlere verilen ilahi kitaplar Tevrat diye bildiğimiz kitapta toplanmıştır. (Detay için: Bir müslümanın Tevrat’a/İncil’e bakış açısı nasıl olmalıdır?) Rabbimizin İsa Nebi’ye hem Tevrat’ı hem de İncil’i öğrettiğini görüyoruz:

“Allah ona Kitab ve Hikmeti, Tevrat’ı ve İncil’i öğretecektir.” (Al-i İmran 48)

İsa A.S.’da yahudilere yollanan bir Nebi (Al-i İmran 49) olmasına rağmen kendisine İncil isminde ayrı bir kitap verilerek diğer yahudi Nebilerinden ayrılmıştır. Bunun sebebi İncil’in Tevrat’taki bir takım hükümlerde değişiklik yapması ve müjde vermesidir (Bknz. Nesih). Allah Musa A.S. ile kapsamlı, hüküm içeren kitapları indirdikten sonra, diğer Nebilerle daha çok genel anlamda mesajlar ve kıssalar içeren kitaplar indirmiştir. Örneğin Davut A.S.’a inen kitapta şirk, ibadet vb. konular belirtilmiştir. İsa’yı Musa’dan sonra gelen Nebilerden ayıran özelliklerini Kur’an’dan görelim:

Muhammed A.S.’ı müjdelemesi

“Meryem oğlu İsa da şöyle demişti: “Ey İsrailoğulları! Ben, Allah’ın elçisiyim; size, önümde bulunan Tevrat’tan olanı onaylamak ve benden sonra gelecek ve ayırıcı özelliği Ahmed (işini daha iyi yapan demektir) olan elçiyi müjdelemek için geldim.” İsa onlara açık belgelerle gelince: “Bu, açık bir büyüdür” demişlerdi.” (Saff 61)

Tasdik ve Nesih

““Önümdeki Tevrat’ı tasdik etmek ve size haram kılınmış bazı şeyleri helâl kılmak için geldim. Size, Rabbinizin belgesi ile geldim. Artık Allah’tan çekinin de bana gönülden uyun.” (Al-i İmran 50)

İsrailoğullarına haram edilenleri Enam suresinin 146. ayetinde, Tevrat’ta ise Levililer kitabının 11. Babında görebiliyoruz. Verilen bu haramlar İsrailoğullarına ceza olarak verildiği için İsa’nın haram kılınanları helal kılmak için gelmesi, İsrailoğullarının affedildiğini gösteriyor. İncil’in 1. Yuhanna Bab 2 7. pasajında İsa’nın Tevrat’tan hükümleri tebliğ ettiğini gördüğümüz için, İncil’in Tevrat’ın hükmünü tamamen kaldırmadığını da belirtmeliyiz. Örneğin İsa Matta 21. Bab 13. pasajda tapınağı pazar yeri haline getiren kişilere “‘evime dua evi denecek’ diye yazılmıştır” diyor. Tevrat’ta bunun yazıldığı yer ise Yeşaya kitabının 56. babının 7. pasajıdır. Yine Matta kitabının 5. Bab 17. pasajında İsa ““Kutsal Yasa’yı ya da peygamberlerin sözlerini geçersiz kılmak için geldiğimi sanmayın. Ben geçersiz kılmaya değil, tamamlamaya geldim.”” diyerek Tevrat’ın hükmünü kaldırmaya değil tasdik etmeye (Bknz. Tasdik) geldiğinin altını çiziyor.

Sonra onların izinden Meryem oğlu İsa’yı, önündeki Tevrat’ı tasdik etsin diye gönderdik. Ona da içinde bir rehber ve nur olan İncil’i, önündeki Tevratı tasdik etsin, çekinerek korunanlar için bir rehber ve doğru bilgi (öğüt) olsun diye verdik. (Maide 46)

Maide suresinin bu ayetinden sadece İncil’in değil İsa A.S.’ın kendisinin de varlığıyla/bedeniyle Tevrat’ı tasdik ettiğini görüyoruz. Bu, İsa’nın bir takım kişisel özellikleri sayesinde O’nun Nebi olduğunun anlaşıldığını gösteriyor. Böylece İncil’i okumadan sadece İsa’yı görenler de onun Tevrat’ta belirtilen Nebi olduğunu anlayabilir. Konuyla ilgili en belirgin Tevrat ayeti şöyledir:

Bundan ötürü Rab’bin kendisi size bir belirti verecek: İşte, kız gebe kalıp bir oğul doğuracak; adını İmmanuel koyacak. (Yeşaya 7 14)

Ayette kız diye çevrilen ibranice kelime olan עלמה ‘a Google’ın translate servisi üzerinden baktığımızda ingilizce karşılığı olarak Maiden (bakire) kelimesi veriliyor. Tıpkı oğlu İsa gibi Meryem A.S. da Tahrim suresinin 12. ayetinde gördüğümüz gibi böylelikle Tevrat’ı tasdik ediyor (Ayrıca bknz. Enbiya 91, Müminun 50).

Bütün bunlar, Rab’bin peygamber aracılığıyla bildirdiği şu söz yerine gelsin diye oldu: “İşte, kız gebe kalıp bir oğul doğuracak; adını İmmanuel koyacaklar.” İmmanuel, Tanrı bizimle demektir. (Matta 1 2223)

Matta’daki bu ayette İncil’in Tevrat’ı tasdik ettiğini ve İmmanuel’in Tanrı bizimle demek olduğunu görüyoruz. İsa İsrailoğullarına tebliğde bulunduğu zaman yahudiler Romalılar’ın baskısı altında zulüm görüyorlardı. Ezra A.S.’dan bu yana da Nebi gelmemişti. İnananların “Allah bizi unuttu” dediği sıralarda böylece Rab onlara az önce Yeşaya 7 14’de görüldüğü üzere bir belirti veriyordu ve İmmanuel vasfıyla İsa gelmiş oluyordu. İncil’in Tevrat’ı tasdikine örnek olarak Matta 8. Bab 16. Pasaj, yine Matta 4. Bab 1217. pasaj da gösterilebilir.

“İnsanlardan övgü kabul etmiyorum. Ama ben sizi bilirim, içinizde Tanrı sevgisi yoktur. Ben Babam’ın adına geldim, ama beni kabul etmiyorsunuz. Oysa başka birisi kendi adına gelirse, onu kabul edeceksiniz. Birbirinizden övgüler kabul ediyor, ama tek olan Tanrı’nın övgüsünü kazanmaya çalışmıyorsunuz. Bu durumda nasıl iman edebilirsiniz? Baba’nın önünde sizi suçlayacağımı sanmayın. Sizi suçlayan, umut bağladığınız Musa’dır. Musa’ya iman etmiş olsaydınız, bana da iman ederdiniz. Çünkü o benim hakkımda yazmıştır. Ama onun yazılarına iman etmezseniz, benim sözlerime nasıl iman edeceksiniz?” (Yuhanna 5. Bab 4147)

İsa A.S. bu pasajlarda İsrailoğullarının imanını sorgulayıp “Musa’ya iman etmiş olsaydınız, bana da iman ederdiniz” diyerek tasdik konusunun önemine işaret ediyor. Yahudiler İncil’in ve İsa’nın Tevrat’ı tasdik ettiğini inkar etmiş, hristiyanlar da kendi başlarına gelenden ders almayıp Kur’an’ı ve Muhammed A.S.’ı görmezden gelmişlerdir. Böylece üzerlerindeki büyük sorumluluğu, gelecek olan Nebi’ye iman etme zorunluluğunu (Al-i İmran 81), hem yahudiler hem de hristiyanlar yerine getirememiştir. Müslümanlar ise Kur’an’dan önceki kitapların tahrif edildiğini iddia ederek Ehli Kitap’la uzlaşmalı bir ilişkiye girememiştir (Ankebut 46).

Erdem Uygan ve Vedat Yılmaz’ın hazırlayıp sunduğu Kitap Ve Tasdik programlarından derlenmiştir. Programları buraya tıklayarak seyredebilirsiniz.

Kur’an’da Tefakkuh Kavramı

Tedebbür herhangi bir konuda o şeyin neye dayandığını, arkasında neyin ya da kimlerin olduğunu bulma gayretiydi. Bazı ayetler okunduktan sonra bunların arkasında kimin olduğunu görürsünüz tarzı bir anlam örgüsü olduğu görülmektedir (Bknz. Kur’an’da Tedebbür Kavramı). Tefekkür ise bir doğruya, bir sonuca ulaşma gayretiydi ancak bunun olmazsa olmaz bir unsuru olarak bir ölçüden bahsediliyordu. Bir tefekkür varsa neye göre düşünmeli, neye göre bilgileri işleme sokmalı gibi ölçüler olmalı. Yani herhangi bir konuda bir ölçüye göre hareket edip sonuca varma gayretine tefekkür deniyor (Bknz. Kur’an’da Tefekkür kavramı).

Tefakkuh ya da fıkh etmek ise o işin gerektirdiği doğru ölçü ne ise onu dikkate alarak sonuca ulaşma gayretidir.

Çöz de sözlerimi iyi anlasınlar (fıkhetsinler) (Yefkahû). (Taha 28)

Musa A.S. dilindeki bağın çözülmesini ve sözlerinin kavranılmasını-anlaşılmasını istiyor. Kendisi Resul olarak görevini yerine getirdikten yani ayetleri tebliğ ettikten sonraki aşamada, ayetler tartışılırken ifade tekniklerine ihtiyaç duyuyor olabilir. Tonlamalar, konuşma güzelliği, hangi delil ne aşamada sunulacak vs. gibi. Kasas suresinin 34. ayetinde de Harun A.S.’ı kendisine yardımcı olarak isteme sebebinin onun konuşmasının daha düzgün olmasından olduğunu görüyoruz.

Demek ki tebliğin karşı tarafda bir fıkh oluşturabilmesi için gerekli şartlar var. Musa A.S.’da bu şartları oluşturabilmek için  Harun A.S.’ı istiyor. Firavun’un da Musa A.S.’ın zaafı hakkında konuştuğunu Zuhruf suresinin 52. ayetinden görüyoruz. Böylece fıkh için o işin gerektirdiği ölçütlere ve şartlara göre hareket edip düşünmek denilebilir.

Fıkh kelimesi genelde lisana, söze, konuşmaya vurgu yapan yerlerde geçiyor. Hud suresinin 91., Kehf suresinin 93., Nisa suresinin 78. ayeti örnek olarak verilebilir:

Dediler ki “Bak Şuayb! Söylediklerinin çoğunu anlamıyoruz (mâ nefkahu). Bizim gözümüzde sen gerçekten çok zayıfsın. Eğer ailen olmasaydı seni taşa tutardık. Bizim yanımızda senin bir gücün yoktur!” (Hud 91)

Şuayb A.S. tebliğini yaptıktan sonra, halkı kendisiyle aynı dili konuşmasına rağmen biz senin söylediklerini fıkh edemedik yani anlamadık dediler. Demek ki kavramayı engelleyen bir durum var. Mesela karşı tarafı önemsememek, küçük görmek, yetkin olmadığını düşünmek.

Kalp ve fıkhın arasında bağlantı olduğunu gösteren Enam suresindeki 25. ayete bakalım:

Bunların içinde seni dinleyenler vardır ama Kur’ân’a yaklaşım biçimlerini kalpleri üzerinde örtülere ve kulaklarında ağırlığa dönüştürmüş oluruz. Bütün delilleri (âyetleri) görseler inanmazlar. Hatta sana geldiklerinde seninle çekişirler. Ayetleri görmezlikten gelen o kimseler derler ki “Bunlar, olsa olsa eskilerin masallarıdır.” (Enam 25)

Tercihleri farklı olduğu için fıkh etmeyi önleyecek kalp üzerinde bir yapı oluşuyor (Ayrıca bknz. Tevbe 87). Kalp üzerindeki bu yapının, mühürleşmenin nasıl oluştuğunuda Münafıkun surelerinin ilk ayetlerinde görüyoruz.

Fıkha ulaşmak için bir konunun şartıyla hareket etmek gerektiğini söylemiştik. Bunun çok iyi bir örneğini İsra surenin 44. ayetinde görüyoruz:

Yedi gök, yeryüzü ve bunların içindeki herkes Allah’a ibadet eder. Her şeyi güzel yapmasına karşılık O’na ibadet etmeyen tek varlık yoktur ama onların bu ibadetlerini siz kavrayamazsınız. O yumuşak davranır ve çok bağışlar. (İsra 44)

Hayvanların, göklerin, yerin, denizlerin, tabiatın vs. Allah’ın emrettiği şekilde hareket etmelerini ve tesbihlerini bizim anlayabileceğimiz yollar olmalı. Süleyman A.S.’ın karıncaları duyması, kuşlarla anlaşması, rüzgarlarla ilişkisi vs. bu yolları biliyor olduğunu gösterir. Günümüzde de yapılan araştımalarla göklerin ve yerin işleyişlerini daha iyi anlayabiliyoruz. Dolayısıyla ayette denildiği gibi biz onların ibadetlerini fıkh edemiyorsak problem bizde olduğundan, elimizde doğru bir ölçüt olmamasıyla alakalıdır.

Yanlış ölçüte örnek olarak Haşr suresinin 13. ayetini verebiliriz. Burada doğru ölçüt Allah korkusu olmalıyken yanlış ölçüt olarak müslümanlardan korku kullanılıyor. Enfal suresinin 65. ayetinde tam tersi olarak müslümanların savaşta fıkh etmeyenlere göre üstün oldukları belirtiliyor.

Yanlış ölçüte örnek olarak Tevbe suresinin 81. ayeti de verilebilir. Ayette münafıklar ölçüt olarak havanın sıcaklığından bahsediyorlarken, Allah doğru ölçütün cehennemin sıcağı olduğunu belirtiyor. Münafıkun suresinin 7. ayetinde de münafıkların Resulallah’a bir şey verilmemesini arzu ettiklerini, Allah ise göklerin ve yerlerin hazinelerinin kendisine ait olduğunu ve münafıkların bunu fıkh etmediğini görüyoruz.

Enam suresinin 65. ayetinde tasrif ile fıkh arasında bir bağlantı görüyoruz (Bknz. Kur’an’da Tasrif Kavramı). Doğru ölçütlerden birisinin Tasrif olduğunu ve bu sayede fıkh edilebeceğini görüyoruz ayette.

Tasrif dışında Tafsil ile fıkh arasında da bir bağlantı olduğu görülüyor (Bknz. Kur’an’da Tafsil Kavramı). Tafsilin de fıkh için doğru ölçütlerden biri olduğunu yine Enam suresinin 98. ayetinde görüyoruz.

Tefakkuh kelimesinin geçtiği tek ayet olan Tevbe suresinin 122. ayetine bakalım:

Müminlerin tamamının savaşa çıkması gerekmez. Her kesimden bir takımı (Allah’ın savaşa çıkma emrini uygulamanın kişiye kazandırdıklarını görüp), dini kavramak ve geri döndüklerinde toplumlarını uyarmak için savaşa çıksa iyi olmaz mı. Belki yanlışlardan sakınabilirler (Tevbe 122)

Genelde yanlış meallendirilen ayette din alimlerinin sefere çıkmamaları şeklinde meal verilir. Halbuki ayette sefere çıkmamaya değil çıkmaya özendiriliyor ve böylece dini fıkh edecekleri, bu sayede döndüklerinde toplumlarını uyarabileceklerinden bahsediyor. Savaş esnasında nasıl abdest alınır, namaz kılınır, nasıl esir alınır, esirlere nasıl davranılır vs. en iyi savaşta öğrenilir, medresede değil.

Fıkh – Tefakkuh o konunun gerektirdiği ölçüte göre o işi anlama gayretidir.

Erdem Uygan ve Dr. Fatih Orum’un beraber sundukları 12.03.2018 tarihli KÖK (Kur’an’ın Öğrettiği Kavramlar) programından derlenmiştir. Programı buradan seyredebilirsiniz.

 

 

 

Kur’an ve olağanüstülükleri

ali-imran-ayet-189-190-191-yaratilis-dusun

Firavun’un bedeni

Ve İsrailoğullarını denizden geçirdik. Firavun ve ordusu ise azgınlıkla ve düşmanlıkla peşlerine düştü. Boğulmak üzereyken: “İsrailoğullarının inandığından başka tanrı olmadığına inandım, ben de müslümanlardanım.” dedi. Şimdi mi? Daha önce isyan etmiş ve bozgunculardan olmuştun. Bugün senin bedenini kurtaracağız ki senden sonrakilere bir delil olsun. Gerçekten insanların çoğunluğu delillerimizden habersizdirler. ” (Yunus suresi 92)

British Museum‘daki Firavun cesedi, ayetde bahsedilen Firavun olabilir mi diye tereddüt edilmişti. Bu ceset M.Ö. 2500 civarından. Oysa Hz. Musa’nın yaşadığı dönem çok daha sonrası olarak tahmin ediliyor.Kur’an’da bir çok peygamber ve zalim anlatılırken, sadece Firavun için bedeninin kurtarılmasına bir vurgu var. Nitekim 19yy sonlarında bulunan cesetlerin içinde ve şimdi Kahire müzesinde sergilenenlerin arasında Firavunlar var. Caner Taslaman’ın görüşü, buradaki mumyalardan olan, vücudunda kistler olduğu, belli hastalıklarının olduğu II. Thutmose‘un, Kur’an’da bahsedilen Firavun olabileceği yönünde. Bu firavunun hastalıklarının, Kur’an’da bahsedilen çekirke, kurbağa istilası vd. sırasında oluşan hastalıklar olabilme ihtimali yüksektir.Ayrıca I. Thutmose döneminden kalan hiyerogliflerde halkın arasında yabancılar olduğu ve III. Thutmose döneminden kalanlar da ise bu yabancıların gittiğine dair semboller var. Bu da Hz. Musa’nın kavminin ayrılmasına işaret olabilir.

Burada ilginç olan Kur’an’da bahsedilen bir kişinin bedeninin günümüzde bulunuyor olması ve Kur’an’ın bedenin kurtarılacağına yapılan atıftır. Nitekim ayetin sonunda insanların çoğunun delillerimizden habersiz olduğunu belirtmesi de oldukça ilginç. Bugün müslümanların çoğu, ilahiyatçılar dahil, Kur’an’da bahsedilen Firavun’un mumyasının sergilendiğini bilmiyor. Ayetdeki ifade de yerini bulmuş oluyor böylece.

Denizdeki karanlıklar ve dalgalar

“Veya engin bir denizdeki karanlıklara benzer. Onu dalga üstünde dalga kaplıyor. Üstünde de bulut. Birbiri üstüne karanlıklar. Elini çıkartan neredeyse onu bile göremeyecek. Allah’ın ışık vermediğine hiçbir ışık bulunamaz.” (Nur suresi 40)

Bu ayetde “dalga üstünde dalga” ve “elini çıkarsa onu bile göremez” ifadeleriyle iki tane incelik var. Bir çok kimse “dalga üstünde dalga”‘yı mecazi anlamda çok dalgalı bir deniz olarak anlamıştır. Halbuki denizlerin altında katmanlardaki yoğunluk farklarından dolayı dalgalar olur ve üstlerinde dalgalar ve yine üstlerinde katman katman dalgalar olur.

200 metrenin altında ise ortamda ayetlerin ifadesine uygun bir şekilde “elini çıkartanın neredeyse kendi elini göremeyeceği” karanlık bir ortam mevcuttur.

Peki biz bu incelikleri nasıl anladık? Optik‘le anladık ki, optiğin bulunması peygamberimizden nice sonradır. Bunun dışında denizaltılarla da karanlıkları keşfettik, bu daha bir kaç yüzyıllık bir buluş.

Bazı kişiler “Kur’an arapların anlayacağı şekilde indi” diyor. Elbette bu böyle, vahye tanıklık eden kişiler kelime olarak örneğin karanlık kelimesiyle ne demek istendiğini anlıyor. Fakat arapların anladığı kelimelerle Kur’an’ın inmiş olması demek, arapların cümlenin bütününde ortaya çıkan manaya vakıf olmaları anlamını taşımıyor. Çünkü örneğin siz Firavun’un cesedini bulduğunuz zaman ayetin mucizeliğini anlıyorsunuz ya da denizlerin altının karanlık olmadığını bilmeyen ayetin inceliğini bilmeyebilir.

Mesela Kur’an evrenin sonunun geleceğini belirtiyor. İnananlara bunu söylesek, başlatan Allah sonunu da getirir diyecektir. Ama biz bilim seviyesiyle yıldızların nasıl sonunun geleceğini anlıyoruz. Kur’an’da yıldızların sonunun geleceğini bildiren ayeti, vahyin inişine tanıklık eden arap anlıyor ama bunun nasıl olabileceğini, bilimsel açıdan kaçınılmaz olduğunu anlamıyor. Yani ayetlerin arapların anlayacağı kelimelerden olması demek, ayetin bütünündeki tüm içeriğe vakıf oldular anlamını taşımıyor. Elbette ilk anlamıyla açık ayetler ama ikinci anlamıyla açık olmadığını görüyoruz.

Denizlerin birleşmesi

“İki denizi salmıştır, birbirleriyle birleşiyorlar. Aralarında bir engel vardır, birbirlerinin sınırını aşmıyorlar.” (Rahman suresi 1920)
“İki denizi birbiri üstüne salan O’dur. Bu tatlı ve ferahlatıcı, bu tuzlu ve acıdır. Ve ikisinin arasına karışmalarını önleyen bir sınır olarak engel koymuştur. ” (Furkan suresi 53)

Bu ayetleri okuyan denizbilimcileri bunların ne kadar enteresan olduğunu ve şu an bilinen bir olguya işaret ettiğini anlayacaktır. Gerçekten de dünyadaki bir çok denizlerin içinde birbirleriyle ayrı özelliklere sahip sular karışmazlar. Bu suların içindeki tuzluluk farkı gibi özelliklerden, fizik kanunları çerçevesinde oluşan bir durumdur. Nitekim Furkan suresinin 53. ayetinde tuzlu ve acı olmasına dikkat çekilmiştir. Bu durum bir çoğunun görüş belirttiği gibi sadece Atlas okyanusunda değil, dünyanın bir çok yerinde var. Mesela Karadeniz’in içinde ayrı su özelliklerini gösteren bir yapı var.

Bu konu bilimsel olarak tespit edilip literatüre geçmişken, sosyal medyada bir bardaktaki suyu, diğer bir bardağa aktarıp Kur’an’ın bu olağanüstülüğünü inkar edenler var. Bunun dışındaki bu olağanüstülüğü dikkate almayan ya da önemsemeyen müslümanlar da var. Hangisine hayret edeceğini şaşırıyorum.

Eşler halinde yaratılış

“Yeryüzünün bitirdiklerinden, kendi benliklerinden ve daha bilmediklerinden bütün çiftleri yaratan çok yücedir.” (Yasin suresi 36)
“Düşünüp ibret almanız için her şeyi eşler halinde yarattık.” (Zariyat suresi 49)

Her şey ve eşler halinde olmak nasıl ilişkilendirilebilir? Mikrofiziğin bize koyduğu tabloda, mesela bir bardağı incelediğimizde karşımıza belli moleküller çıkar. Onların altında da atomlar çıkar. Hidrojen atomu olabilir vs. O atomların içinize girsek, karşımıza proton, nötron, elektron gibi yapılar çıkar. Proton artı nötronların içine girsek kuarklar çıkar. Yani şu anda karşımıza çıkan fiziğin koyduğu temel yapı taşları kuarklar ve elektronlar. Elden, kitaba, kitaptan bardağa, bardaktan kaleme bütün bu her şeyi oluşturan yapı taşları nasıl gözüküyor evrende diye bakarsak, bütün bunlar eşler halinde gözüküyor. Yani aşağı kuarkla yukarı kuark var, tılsım kuarkla acayip kuark var veya elektronla beraber elektron nötrino var. Bütün bu parçacıkların hepsinin bir eşi vardır. Bütün varlık, bu eşler halindeki parçacıklardan oluşuyor. Bir de bütün bunların anti parçacık şeklinde eşleri var. Mesela protonların antiproton, elektronun pozitron şeklinde olması gibi. Bunlar 20yy. da bulunmuştur.

Yani bütün varlıklar temel parçacıklardan oluşuyor ve bütün bu parçacıkların hepsi de eşler halinde gözüküyor. O yüzden ayetlerde belirtilen her şeyin eşler halinde yaratılmış olması, daha çok anlam kazanmış oluyor.

Güneş ve Ay

“Güneş ve Ay bir hesap iledir. ” (Rahman suresi 5)
“Güneş de bir karar yerine doğru akıp gitmektedir. ” (Yasin suresi 38)
“Ve Güneş, ve onun parıltısı. Ve uyup onu izlediğinde Ay’a” (Şems 12)

Rahman suresinde güneş ve ayın matematiksel yasalara tabi olduğuna dair bir işaret var.

Yasin suresindeki ifade de tecri kelimesi kullanılmış, mesela gemilerin yol almasıyla ilgili bu kelime kullanılıyor. Tarihin bir döneminde dünyanın durduğu, güneşin de dünyanın etrafında döndüğü sanılıyordu. Güneş ne dünyanın etrafında kısır, aynı yere gelen bir hareket yapmaktadır ne de ortada öyle durmaktadır. Olay şöyledir: Bir giden güneş var ve giden güneşin etrafında dönmektedir dünya. Yani güneş, ayetdeki tecri ifadesinin belirttiği gibi adeta bir gemi gibi samanyolu galaksisinde akıp gitmektedir. Dünyada güneşin etrafında dönmektedir.

Şems suresinin ilk iki ayetin de ay için talaa kelimesi geçiyor. Bu kelime bağımlı olmayı, birine uyup ardınca gitmeyi ifade etmektedir. Gerçekten de Ay, uydusu olduğu Dünya ile beraber Güneş’in etrafında döner ve Evren’in içinde Güneş nereye doğru hareket ediyorsa Ay ve Dünya da oraya doğru hareket eder. Hareket edip, ilerleyen bir Güneş’in etrafında Ay ve Dünya döner. Kur’an’da kelimeler ince ve olağanüstü bir şekilde seçilmiştir.

İki doğu ve iki batı

İki doğunun ve iki batının Rabb’idir.” (Rahman suresi 17)

Kur’an’da bazen çoğul bazen de tekil olarak kullanılıyor doğu ve batı kelimeleri. Tekil olduğu zaman kolayca anlayabiliriz, bir doğu, bir de batı var. Dikkatli gözlem yapanlar güneşin hep aynı yerde batmadığını farketmişlerdir. Güneşin 21 haziranda battığı bir uç nokta vardır ve bir de 21 aralıkda battığı ayrı bir uç nokta vardır.Bu iki tarih arasında iki tane uç batış noktası vardır ve bunları arasındaki geri kalan yerlerde çoğul batış noktaları vardır. Güneşin doğuşu için de aynı şey geçerlidir. Yani ayetde iki doğu ve iki batı diyerek çok büyük bir incelik sergilenmektedir.

Gökyüzü korunmuş bir tavan

“Ve gökyüzünü korunmuş bir tavan yaptık. Onlar ise bunun delillerinden yüz çeviriyorlar.” (Enbiya suresi 32)

Ve o geri çeviren gök, ” (Tarık suresi 11)

Üzerimizdeki gökyüzü bir çok katmandan oluşuyor ve güneşten gelen zararlı ışınlar, meteorlar buradan süzülüp de dünyamıza geliyor. Böylece yararlılar süzülüp geliyor, zararlılar eleniyor. Eğer atmosferimizdeki koruyucu özellik olmasa dünyada bir insanın yaşaması mümkün olamazdı. O zararlı ışınlar canlıları anında yok ederdi. Atmosferin katmanlarının üzerinde bulunan Van Allen Kuşakları kalkan işlevi gören bir tabakadır. Güneşten gelen ışınları, güneşin rüzgarlarının yolladığı yapıları durduruyor ve dünyamızda yaşayabiliyoruz. Uzay aşağı yukarı -270°. Atmosferin, dünyamızın özellikleri olmasa ve koruyucu tavan olmasa, soğuktan da yaşamamız mümkün olmazdı.

Gökyüzüne baktığımızda şeffaf bir şey görüyoruz. Ama onun koruyucu bir tavan olduğunun söylenmesinin inceliğini oldukça iyi anlamış vaziyetteyiz.

Tarık suresinde belirtildiği gibi, gökyüzü bu koruyucu özelliği sayesinde geri de çevirir. Örneğin su buharlaştığı zaman suyu geri döndürüyor. Güneşten gelen zararlı ışınları yine geri çeviriyor.

Gökyüzünün şekli

Ve gökyüzünü de yayıp yuvarlattı.” (Naziat suresi 30)

Gökleri ve yeryüzünü gerçek ile yarattık. Geceyi gündüzün üzerine sarıyor, gündüzü de gecenin üzerine sarıyor.” (Zümer suresi 5)

Ayetin Arapça’sında geçen “dahv” kelimesinin köklerinden türetilen kelimeler “yuvarlaklık” ifade etmekte, “devekuşu yumurtası” gibi anlamlara gelmektedir. Bu yüzden yukarıdaki ayeti “Yeryüzüne devekuşu yumurtasının şeklinin verildiği” şeklinde tercüme edenler de olmuştur. Prof. Dr. Süleyman Ateş, en ünlü Arapça sözlük olan Lisanul Arab’a da dayanarak bu kelimenin anlamını şöyle açıklamaktadır : “…Hasılı dahv döşemek, düzeltmek demek ise de sadece basit bir döşemek ve düzeltmek değil, yuvarlak olarak düzeltmek, döşemek anlamını verir ki bu ayetten yeryüzünün yuvarlak yaratıldığı anlamı çıkar.”

Zümer suresinde “sarıyor” diye çevrilen kelimenin Arapçası “yükevviru”dur. Bu kelime Türkçe’ye de geçen “küre” kelimesi ile aynı kökten gelmektedir. Bu fiil Arapça’da yaygın olarak “başa sarık sarmayı” ifade etmek için kullanılır.

Uzaydan dünyamıza bir baksak, bir kısmı aydınlıkken diğer kısmının karanlık olduğunu görürüz. Değişme anında, aydınlık karanlığın üstüne biniyormuş, dolanıyormuş gibi olur. Aynı anda da karanlık aydınlığın üstüne dolanıyormuş gibi olur. Dolayısıyla ayetde yine çok ince bir anlatım sergilenmiş oluyor.

Fotosentez

Ve nefes almaya başladığı zaman sabaha.” (Tekvir suresi 18)

Bitkiler topraktan aldıkları suyu, havadan aldıkları karbondioksit ile birleştirerek, şeker ve nişasta benzeri karbonhidratlara ve oksijene dönüştürür. Fotosentez denen bu süreçte oluşan yüksek enerjili besinler dokularda depolanırken, oksijen dışarı atılır.

Kısacası fotosentez, solunum ile tam ters yönde oluşan bir metabolizma olayıdır. Solunumda karbonhidratlar oksijen ile birleşerek, su ve karbondioksite parçalanır. Demek ki solunum tepkimelerinin son ürünleri, fotosentezin ilk maddeleridir. Ama bu olay yalnız ve yalnız gündüzleri gerçekleşmektedir.

Fotosentez ışık enerjisine bağlıdır ve karanlıkta gerçekleşemez. Yani ayetin ifade ettiği “sabah” vaktinde ışıklar ortaya çıkınca, “nefes almanın” şartı olan oksijen, bitkiler tarafından dışarı verilmeye başlar.

Atmosfer basıncı

Saptırmayı dilediğinin de göğsünü öylesine dar ve sıkıntılı kılar ki, o göğe yükseliyormuş gibi olur. ” (Enam suresi 125)

Bu ayette, bazı ruhsal durumlardan dolayı göğsünde darlık ve sıkıntı oluşan kişi, gökyüzüne doğru yükselmekte olduğu için göğsünde darlık ve sıkıntı hisseden kişiye benzetilir. Gerçekten de gökyüzüne doğru yükseldikçe, atmosfer basıncı azalmakta ve kan, basınçla damarları ve kalbi zorlamaktadır. Ayrıca yukarı çıkıldıkça azalan oksijen nefes alma güçlüğü doğurur ve göğsümüzün içindeki akciğerlerde sıkıntı ve daralma hissedilir. Bu darlık ve sıkıntı gökyüzüne yükseldikçe artar ve sonunda yaşamın mümkün olmadığı noktaya gelinir.

Çevre kirliliği

İnsanların kendi elleriyle yaptıkları yüzünden karada ve denizde bozgun çıktı. Yaptıklarının bir kısmını kendilerine tattırmaktadır ki vazgeçsinler.” (Rum suresi 41)

Tarihte insanların ormanları yakmasının, kara da fesat çıkarmasının bedelini ödemiştir. Fakat sanayi devrimine gelinmeden önce bu ayetin manasının gücünü hissetmek o kadar mümkün olmamıştır. Çünkü özellikle denizler üzerinde insanların yaptıkları o döneme kadar sınırlıydı, fabrikalar olmadığı için denizler kirletilmiyordu. Günümüzde fabrika atıklarının denizlere gitmesiyle örneğin balıklar zarar görüyor, karada başka pisliklerin oluşmasıyla kanser gibi bir çok hastalığın nasıl yayıldığını görüyoruz.

Gerçek anlamda çevre bilinci insanlarda 1970’li yıllarda oluşmaya başladı. Kur’an’da bu yönde bir ifade olması ve peygamberimizin hiç kıyısında yaşamadığı denizlerinde ayete eklenmesi müthiş bir incelik.

Hayvanlar alemi

Arılar

Rabbin dişi bal arısına vahyetti: Dağlarda, ağaçlarda, insanların kurdukları kovanlarda evler edin. Sonra meyvelerin her türünden ye de Rabbin’in sana kolaylaştırdığı yollara koyul. Onun karınlarından renkleri çeşit çeşit bir içecek çıkar ki, insanlar için onda şifalar vardır. Şüphesiz, aklını çalıştıran bir topluluk için bunda bir delil vardır.” (Nahl suresi 6869)

Arapçada fiilerin dişi ve erkek çekimleri vardır. Bu ayette de dişilik çekimleriyle dişi aradan bahsedildiğini görüyoruz ve arının yapıldığı şeylere dikkat çekilmiş.
1- Evini (kovanını) inşa etmesi (Nahl 68. ayet)
2- Bal özünü toplamak için doğadaki faaliyeti (Nahl 69. ayet)
3- Bal yapması (Nahl 69. ayet)

Erkek arılar bu işlere karışmaz, bu görevleri dişi arılar yerine getirir. O yüzden Kur’an’ın dişilik takısını kullanması bir incelik olarak göze çarpıyor.

Örümcek

Allah`tan başka dostlar edinenlerin örneği, kendisine ev edinen dişi örümceğin örneğine benzer. Gerçek şu ki, evlerin en çürüğü (en güvensizi) dişi örümceğin evidir. Keşke bilselerdi!” (Ankebut suresi 41)

Bu ayetde yine dişilik takısı geçiyor. Örümcekleri incelediğimiz de genelde örümcek ağını kuranların dişiler olduğunu görüyoruz. Ayet de örümcek ağının bir el darbesiyle hemen yıkılabildiğinden dolayı çürük olarak nitelenmiştir fakat şöyle bir mana da olabilir. Dişi örümceğin evi öyle bir ev ki, orda kendi erkeği bile güvende değil. Dişi örümcek erkek örümceği yiyebilen bir varlık.

Ayet de böylece Allah’tan başka dost edinenlerin durumunun çürük ve kendisini felakete sürüklediği anlatılıyor dişi örümcek üzerinden. Bu ayetde de müthiş bir incelik görüyoruz.

Çamurdan yaratılış

“Andolsun ki biz, insanı çamurun özünden yarattık.” (Müminun suresi 12)

O, yarattığı her şeyi en güzel yaratmış ve insanın yaratılışına çamurdan başlamıştır.” (Secde suresi 7)

Bu ayetlerde ilk insanın değil, bütün insanların çamurdan yaratıldığına vurgu var. Bu basit bir incelemeyle anlaşabilecek bir konu. Vücudumuzu parçalasak karşımıza amino asitler, DNA’lar gibi moleküller çıkar. DNA’ları daha da parçalasak, karşımıza en son çıkacak maddeler oksijen, azot, potasyum, kalsiyum gibi atomlar. Bu atomlardan vücudumuz oluşuyor. Peki toprağı incelesek, toprağı oluşturan hammedeler nedir diye bakarsak yine hidrojen, oksijen, azot, kalsiyum, karbon, potasyum gibi atomların olduğunu görürüz. Yani vücudumuzda olup da, çamurda olmayan bir şey yok. Vücudumuz tamamen çamurdaki hammaddelerden oluşuyor.

Fakat ayetde de bir incelik var yine. İnsanın çamurun özünden yaratıldığı söyleniyor. Baktığımızda insan vücudu, rastgele toprakdaki hidrojen, oksijen, azot, kalsiyum, karbon, potasyum gibi atomların birleşiminden oluşmuyor. Bunların tam da gerekli oranlarının kullanımıyla oluşuyor.

Mesela kemiklerimizin sağlamlığını veren şeylerden biri, vücudumuzda 2 kilogram kadar olan kalsiyum. Kalsiyumu vücudumuzda azaltsak örneğin, bir elmayı ısırdığımızda dişlerimiz parçalanabilir. Dolayısıyla anında bu maddenin eksikliğini hissedebiliriz.

Vücudumuzda 100 gram fazladan potasyum var. Bu oran azalsa vücudumuzda halsizlik gibi ciddi aksaklıklar ortaya çıkar.

Vücudumuzda bir kaç kilogram çinko var. Çinko eksikliği hafıza, iştah kaybına yol açmakla birlikte, tat alma duygusunda eksiklikler meydana getirir. Yani kalsiyum, potasyum, çinko vd. belli bir özde kullanılmış. Ayeti incelediğimizde vücudumuzun çamurdan oluştuğunu, hammaddelerinin aynı olduğunu görüyoruz.

Ama burada verilen bir diğer önemli mesaj da şu: Allah insana adeta, “sen bu çamuru değersiz, sıradan görüyorsun, al da eline bir bak, senin vücudun tamamen bu hammaddeden oluşuyor ve Allah seni ne hale getirdi. Bunları yaratmaya kadir olan Allah seni yeniden yaratacaktır elbette” mesajını veriyor.

İnsanın yaratılışı

İnsan başıboş bırakılacağını mı sanıyor? Kendisi dökülmüş menide bir damlacık değil miydi? ” (Kıyamet suresi 3637)

İnsan aslında meninin hepsinden oluşmuyor. Onun içindeki ufacık bir parçacıkdan, nutfeden oluşuyor. Aslında meninin içinde Türkiye nüfusundan fazla sperm var. Onlardan bir tanesi oluşuyor. Nutfe bir şeyin çok çok ufak bir parçası için kullanılır arapçada. Burada meninin içindeki nutfeden yaratılmaya dikkat çekilmesi özel bir inceliğe sahip bir ifade. Fakat 36. ayetdeki atıf da çok önemli. Minicik bir nutfeden oluşan insan başıboş bırakılacağınımı sanıyor derken, her istediğini yapabileceğini mi sanıyorsun diyor ayet adeta.

“Gerçekten de O, erkek ve dişi olarak iki çifti yaratandır. Akıtılan meninin bir damlasından.” (Necm suresi 4546)

Erkekten xx kromozomu gelirse, kadında da xx kromozomu var, çocuk dişi olur. Fakat erkekten yx kromozomu gelirse çocuk erkek olur.Erkeklik ve dişilikle ilgili ham maddeyi taşıyan şey erkek spermidir.

Anne rahmindeki oluşum aşamaları

“Sonra onu dayanıklı bir karar yerinde bir damlacık (Nutfe) haline getirdik. Sonra o damlacığı asılıp tutunan bir şeye (Alak) dönüştürdük. Sonra asılıp tutunan şeyi, bir çiğnemlik ayrı et parçası haline getirdik. Sonra bir çiğnemlik et parçasını, kemik olarak yarattık. Sonra kemiğe et giydirdik.” (Müminun 1314)

Meniden sonraki, kemiklerin oluşumundan önceki aşamaya alak aşaması deniyor Kur’an’da. Alak kelimesinin arapçadaki en temel anlamına baktığımızda asılıp tutunan bir şey demek olduğunu görüyoruz. Kur’an ortada bilimsel terminoloji yokken, kendisi bir terminoloji oluşturmuş.

Türkçe’ye genelde embriyo olarak çevrilen bu kelime, anlamı karşılamıyor. Ayetin devamında anlatılan mudga (bir çiğnemlik et aşaması), kemiğe et giydirilmesi embriyoya dahil. Sadece embryo diyerek ayetteki inceliği gözden kaçırabiliriz.

Zigot anne rahmine atıldığında ilk haftalarda rahim duvarına asılıp tutunur ve rahim duvarının içine yerleşir. Alak kelimesinin yan anlamlarından biri de sülüktür. Gerçekten de orda sülük gibi anne rahmine asılıp tutunur. Bu da yine kelimenin kullanımındaki inceliği gösteriyor.

Ayetdeki bir diğer incelikde önce kemiğin oluşumu ve daha sonra kemiğe et bürünmesi. Bu da oluşumun sıralamasının Kur’an’da doğru bir şekilde olduğunu gösteriyor.

Bu tür bilgileri 17. yy’da bulunan mikroskop sayesinde elde ettik ve Hz. Muhammed döneminde bu tür bilgilerin bilinmesi imkansızdı. Mikroskobun bulunmasıyla yaşadığı dönem arasında 1000 yıl bulunan Hz. Muhammed’e, bunları tesadüfen uydurduğunu söylemek haksızlık olur. Kur’an’da söylenilen, o dönem ve öncesindeki araştırmacılar tarafından da iddia edilen söylemler var. Örneğin “göklerin direksiz yükseltilmesi” (Rad suresi 2) söylemini iddia edenler de var fakat bunun tam tersini iddia edenler de var. Örneğin gökyüzünü havada tutan dağlar olduğu görüşü gibi. Fakat Kur’an bu tür yanlış görüşleri almamış. Bunların tesadüfi olduğunu iddia etmek haksızlık olur. Bu bağlamda Hz. Meryem’in hamile kalmasının bilim ve Kur’an ayetleri ışığında nasıl mümkün olduğu buradan okunabilir.

Hz. Yakub’un gözlerine ak düşmesi

Onlara sırt çevirdi ve “Vah Yusuf’um vah!” dedi. Üzüntüden gözlerine ak düştü. Acısını içine gömmüştü. (Yusuf 84)

Yusuf A.S.’ın başından geçenlerin anlatıldığı Yusuf suresinde, babası Yakub A.S.’ın üzüntüden gözlerine ak düştüğünü ve surenin 96. ayetinde Yusuf A.S.’ın gömleği sayesinde tekrar gözlerinin düzeldiğini öğreniyoruz. Dikkat çeken Yakub A.S.’ın gözlerine üzüntü ve stresden “ak düşmesi” ama kör olduğunun belirtilmemesi ve sonunda bu defa sevinçli bir olay sonrası gözlerinin iyileşmesi. Tıpta tam olarak neden olduğu bilinmeyen ama stresin büyük bir faktör olduğu, kendi kendine bir iyileşmenin olduğu, gözlerin bulanıklaştığı yani ak düştüğü bir göz rahatsızlığı var ve bu hastalığın adı “Santral Seröz Koryoretinopati“.  Konuyla ilgili daha detaylı açıklama için Zeki Bayraktar’ın konuk olduğu 20 Kasım 2017 tarihli Yükselen Sözler programı seyredilebilir.

Gelecekten haber

Rumlar, en yakın yerde yenildiler. Onlar, bu yenilgilerinden sonra birkaç yıl içinde yeneceklerdir. İş, eninde sonunda Allah’a aittir. İşte o gün, inananlar, isteyene yardım eden Allah’ın yardımına sevineceklerdir. Allah, güçlüdür; merhamet sahibidir. (Rum suresi 25)

Ayetdeki birkaç yıl kelimesinin, arapçadaki dilbilgisel kurallardan dolayı, 3 ila 9 yıl arasında demek olduğunu biliyoruz. Hz. Yusuf’un zindanda kalma süresi olarak da aynı ifade kullanılır.

O dönem ki savaşlar sonunda mağlup olan bir topluluğun düştüğü durumları düşünecek olursak, toparlanmasının, hatta bir kaç yıl sonra savaş kazanacağını söylemek zordur.  Ayrıca Mekke’nin fethedileceği ile ilgili ayetlerde var. Bunun dışında Ebu Leheb’le ilgili ayetlerde var.

Sözgelimi Ebu Leheb iman etmiş gibi görünebilirdi. Bu öngörüler çıkmasa Kur’an’a iman eden insanlar imanını kaybedebilirdi ama Kur’an kendisine güveniyor. Ufak tefek hesaplarla yazılmış bir kitap olsaydı, Allah’tan olmasaydı bu tip ifadelerin Kur’an’da olmaması beklenirdi. Eğer iddia edildi gibi akıllı bir insan olan Hz. Muhammed Kur’an’ın kendi uydursaydı, kendini zora sokacak ifadeler kullanırmıydı?

Zaman izafiyeti

“Gökten yere işleri çekip çevirir. Sonra sizin saymakta olduğunuz bin yıla denk bir günde/dönemde O’na yükselirler.” (Secde suresi 5)

Melekler ve Ruh, süresi elli bin yıl olan bir günde/dönemde O’na yükselirler.” (Mearic suresi 4)

Einstein’ın en meşhur keşfi “İzafiyet Teorisi”dir. Fizikle ciddi bir şekilde ilgilenmeyen birçok kişi hâlâ bu teorinin ne demek istediğini anlayabilmiş değildir. Oysa Kuran ancak bu teoriyle 20. Yüzyılda anlaşılabilen hususlara 1400 yıl önce işaret etmektedir.

İzafiyet Teorisi’ne göre ışık hızına yakın bir hızla hareket eden bir araca binen kimse için zaman daha yavaş akmaktadır. Dünya’daki bir kişi için 100 gün geçtiğinde, ışık hızına yakın hareket eden kişi için 50 gün geçebilmektedir. Bu bulgu “Özel İzafiyet Teorisi”nin en ilginç sonucudur. Evren’de hız arttıkça zaman daha yavaş geçmektedir. Demek ki zaman aynı Kuran’ın işaret ettiği gibi izafi bir kavramdır.

En çok gelen sorulardan biri de şu: 3000 yıl önce biriyle şimdi ölen biri, kıyametde diriltilince, birisi 3000 yıl daha fazla neden bekliyor? Zamanın izafiliğini anladığınızda bunlar daha çok aklınıza oturuyor. Yaşayan biri için geçen zamanın, ölmüş bir kişi için de geçerli olduğunu düşündüğümüz için bu tür sorular akla geliyor. Halbuki ölmüş kişi için zamanın ayrı bir şekilde geçeçeğini ve 3000 yıl bekleme diye bir şey söz konusu olmadığını söyleyebiliriz.

Gelen diğer sorulardan biri de şu: Evrenin başlangıcı 13,8 milyar yıl öncesiyse, Allah niye bu kadar uzun zaman bekledi? Zaman evrenin dışında bir varlık değil. Zaman bu evrene tabidir. Bu evrende siz hızınızı arttırırsanız ve ya yerçekimi artarsa zaman da değişen bir şey. Zamanın içinde evren değilse, Allah zamanın içinde hiç değildir. Allah evrenle birlikte zamanın da yaratıcısıdır. O yüzden “Allah niye bekledi” şeklinde bir soru yanlış bir sorudur. Allah için bekleme söz konusu değil. 13,8 milyar yıl evrenin içinde olan bir şey. Allah için belki bu bir saniye hükmünde bile değil.

Şuna benzetebiliriz. İnternetde iki saatlik bir video seyrederken, ağır çekime alırsak, dört saatde de seyredebiliriz ya da hızlandırırsak bir saatde veyahut da baştan sona aniden de gidebiliriz. Teşbihte hata olmaz derler, Allah için adeta olay böyle. Allah videonun içinde değil, videoyu yaratan, videoya dıştan bakan. Onun için videonun içindeki gibi bekleme süreci yok. Yani bu evrenin içinde Allah’ın beklemesi söz konusu değil.

Zamanın izafiyetini anlayınca bir çok konuda ufuk açılıyor. Hatta izafiyet teorisinden daha az dikkat çeken bir konu var fakat onu da anlamak önemli. Sırf zaman değil mekanda izafi izafiyet teorisine göre. Bizim güneşimiz yüzmilyarlarca yıldızdan biri samanyolu galaksisinde ve buna benzen milyarlarca galaksi var. Bir çok insan bu kadar büyük bir evrenin önemi ne diye düşünüyor. Mekanında zaman gibi izafi olduğunu anladığımızda şunu anlıyoruz. Allah için mekanın büyüklüğü-küçüklüğü diye bir şey de söz konusu değil.

Pekala şöyle bir şey olabilir. Yani Allah’a yönelen bir kimsenin duası, galaksiden de önemli olabilir Allah katında. Zamana bağlı gibi, büyüklüklere de bağlı bir Allah algısı, tamamen yanlış bir algıdır. Bütün evreni küçültüp bir bardağın içine koysak onun içine sığar. O zaman evrenin büyüklüğü-küçüklüğünü niye bu kadar abartıyoruz? Hacimlerden hareketle, insanların ve dünyamızın niye önemsiz olduğunu söylüyoruz?

Evrenin başlangıcı ve sonu

İnkar edenler Evren (Gökler) ve yer birbirleriyle bitişik iken onları ayırdığımızı, her canlıyı sudan yarattığımızı görmüyorlar mı? Yine de onlar inanmayacaklar mı?” (Enbiya suresi 30)

Ve Evren’i (Göğü) kuvvetimizle kurduk, muhakkak ki onu genişletmekteyiz.” (Zariyat suresi 47)

Bir de duman (gaz) halinde bulunan Evren’e yöneldi, ona ve yeryüzüne “İsteyerek veya istemeyerek gelin” dedik. İkisi de “İsteyerek geldik” dediler.” (Fussilet suresi 11)

Evrenin başlangıcının ve sonunun olması Kur’an’ın temel iddialarından biridir ve bir çok ayet de atıf vardır. Bu evren olmadan Allah’ın olduğunu veya evrenin Allah’a tabi olduğunu anlıyoruz. Bu evrenin olmadan Allah’ın olduğunu “altı günde yaratma” şeklinde bahsedilen ayetlerden anlıyoruz.

Günümüzdeki Big Bang teorisi ile ortaya konan bazı temel konulara Kur’an’da işaret olduğu kanaatindeyim. Enbiya suresi 30 ve Zariyat suresi 47. ayeti örnek verebiliriz. Zariyat suresinde dinamik bir evren modelinden bahsedilmektedir. Yani programın başından beri geçen sürede evren daha da genişlemiş durumdadır. Kozmoloji açısından çok önemli bir bilgi bu. 20. yüzyılda Edwin Hubble’ın gelişmiş teleskobuyla gözlemleri, tüm yıldız kümelerinin hızla birbirlerinden uzaklaştığını tespit etmiş, böylece genişleyen dinamik Evren modeli doğrulanmıştır.

Büyük Patlama’dan (Big Bang) sonra Dünyamız’ın, Güneş’in, yıldızların hemen oluşmadığını biliyoruz. Evren hiçbir yıldız oluşmadan önce, Fussilet suresinde belirtildiği gibi bir gaz bulutu şeklindeydi. Bu gaz bulutunda daha sonra oluşan sıkışmalar ve yoğunlaşmalar yıldızların ve gezegenlerin oluşumunu sağladı. Bugünkü Dünyamız, Güneşimiz, gece görebildiğimiz yıldızlar hep bu gaz bulutunun şekil değiştirmiş halleridir.

Newton’dan sonra Güneş’in bir gaz bulutunun sıkışmasıyla oluştuğu fikirleri ortaya atıldı. Önce Kant bu yönde fikirler ileri sürdü, sonra Laplace “Dünya Sistemlerinin İzahı” adlı 1796 yılında basılan kitabında Güneş’in gaz bulutlarının çekim gücüyle sıkışması sonucunda oluştuğunu ileri sürdü.

Kozmoloji açısından evrenin sonunun geleceğinin iddia edilmesi çok büyük bir iddiadır. Bir çok dinde evren, sonsuzdan gelip sonsuza gidiyormuş diye tarif edilir. Kur’an’da ise hem başlangıca hem de sonuna vurgu var, örneğin Mürselat suresinde yıldızların sönmesinden (Mürselat suresi 8, Tekvir suresi 2), güneşin sonunun gelmesinden (Tekvir suresi 1), dünyanın büyük bir deprem (Zilzal suresi 1) sonucu sonlanacağı manzarası çiziliyor.

Evrenin sonu hem kozmolojik açıdan hem de varoluşsal açıdan önemli. Kozmolojik açıdan önemi, günümüz bilim dünyasında da evrenin sonunun gelmeyeceğini iddia eden kalmadığından.

Varoluşsal açıdan önemi ise şu: Dünyada bir çok insan öldükten sonra arkasında eser bırakmak istiyor, sonraki nesillere kalması ya da namı yürüsün diye. Evrenin sonu olduğu bilgisi ise, kişinin öldükten sonra arkada bıraktıklarının da yok olacağını bilmesi açısından önemli. Dünyaya bağlanmak için hiç bir sebep olmadığını bir kez daha gözler önüne seriyor Kur’an. Allah rızası için işler üretmek dışında dünyada kalıcı, gerçekten bırakılmaya değer bir şey olamaz. Bu dünyadaki mal, şöhret, karizma elde etme gibi hedefler küçük hedeflerdir. Vakıa suresinde belirtildiği gibi, o gün geldiğinde insanın yaptıkları kendisi ya alçaltacak ya da yükseltecek (Vakıa suresi 3)

Kur’an’ın Allah’tan olması

Kur’an’ın Allah’tan olduğunu bilmek, her şeye farklı bir açısı getirmektir. “Ben ölünce sorgulanacağım” bilincini hep aklımızda tutacağımız için, hayatı ona göre yaşamamız gerektiğini bilmektir. Yakınlarımız ve tanıdıklarımızla öldükten sonra tekrar buluşabilmek demektir. Gerçek anlamda ümidin var olması demektir. Bundan daha büyük, daha sarsıcı, daha önemli ne olabilir.

Kur’an’ı okurken bir romanı okur gibi okumamalıyız. Gerçekten hayatın anlamı ile ilgili, benim ve yakınlarım ile ilgili, okayabileceğimiz en önemli bilgi olduğunun farkına vararak okuyalım. Kur’an’ın doğru olduğu Kur’an’daki olağanüstülükler ortaya çıkınca anlaşılıyor. O zaman hayatın bir anlamı oluyor.

Eğer ölüme doğru gidiyorsanız ve biz ve yakınlarımız ölünce yok olacaksak, sevdiğimiz binalar, arabalar vd. ölünce geride kalacaksa, kısacası bu dünyada hiç bir şey önemli olamıyorsa ve biz rastgele bir şekilde olduysak o zaman değerli ne olabilir?

Tutarlı düşünen bir ateist asla mutlu olamaz. Tutarlı düşünmezse, hayat üzerine düşünmezse mutlu olur. Allah’a inanmak demek, hayatımızdan sahte tanrıları atmak demek, hayatımıza ümit gelmesi demektir. Bunları öğrendiğimiz temel mesaj Kur’an’da yer alıyor. Kur’an’a güvenilebilmesi demek her şey bambaşkadır demek. Kur’an’a güvenme sebeplerinden biri de işte bu olağanüstülükler.

Kur’an’daki bu olağanüstülükleri nasıl anlamalıyız?

Kur’an’ın bu olağanüstü ifadeleri bir çok alanda karşımıza çıkıyor. Bir bakıyorsunuz denizlerin altında, denizaltılar sayesinde anlaşılıyor, bir bakıyorsunuz uzayın derinliklerinde, teleskobun ve Einstein’ın teorileri sayesinde çıkıyor. Bir yandan hayvanların dişilik özelliğine vurgu yapan, diğer yandan çevre bilincine işaret eden olağanüstü ifadeler var ve bunların hepsi tek bir kitapda oluyor. Burayı yakalamak lazım.

Bu kitabın yani Kur’an’ın mesajı ise hepimizi sarsacak olan bir mesaj. Allah merkezli bir varlık anlayışı oluşturuyor. Allah’ın her şeyden daha önemli olduğunu, hayatımızı nasıl katetmemiz gerektiğini anlatan, bizi sahte tanrılara tapmaktan alıkoyan, nereden geldik ve gidiyoruz diyen içimizdeki varoluşsal çığlıklara cevap veren bir kitap.

Diğer yandan kölelere, fakirlere, kadınlara destek olan, onların durumlarını iyileştiren ve düzelten, bunlarla ilgili sorunları yok etmeye çalışan bir kitap. Hayatımızın tesadüfen oluştuğunu düşünen ve bu yüzden hayatı anlamsız olan birinin hayatına anlam veren bir kitap, ahlak ve mantık arasında ilişki kuran bir kitap.

Bu kitaba inanan 1,5 milyar insan var. Kur’an’a hürmet ediyoruz ama rehber edinmekle ilgili eksikliklerimiz var. Bu kadar çok şey Kur’an’la bağlantılıysa, bu kitabı anlayarak okumamız ve onu rehber etmemiz ve ona güvenimizi vermemiz gerekir.

Kur’an’ın bu olağanüstülüklerini sıralamanın nedeni, bu kitabımıza güvenimizi sağlaması açısından önemli. Bu sayede Kur’an’la bir gönül bağı da kurabiliriz. Yoksa bir olağanüstülük, ilginçlik söyleyelim de geçsin diye değil. Gönüller ve zihinler arasında bir bağ kurma ümidiyle.

“Bilim ve dini yanyana koyarsak, bilim bizi perişan eder”

“Bilim ve dini yanyana koyarsak, bilim bizi perişan eder” diye düşünen bir çok müslüman var ne yazık ki. Tabi ki Kur’an bir bilim kitabı değil. Bilimde bir şeye adım adım ulaşmak var. Örneğin denizlerin içindeki dalga katmanlarını bulmak için önce optik teorisini (Physical optics) geliştireceksin. Bu tür bir teori tarihsel bir süreçte, üstüne bir çok kişi tuğla koyarak ulaşıyor. Keza denizaltıların gelişmesi. Bu yönde ilk çalışmalar 17yy.’da başlamıştır. Ama Kur’an size denizaltı yapmanın tarifini vermiyor, optik teoriği vermiyor, Kur’an sonucu söylüyor.

Kur’an evrenle ilgili tarifler yaptığı için, Kur’an’ın söylediklerini yanyana okumak bize ufuk açacaktır. Mesela Kur’an arkeolojik alanlarla bir çok şey söylüyor. Sebe kavminin yaşadığı yer olduğu tahmin edilen yerde bir barajın yıkılıp bahçelerin yıkıldığına dair arkeolojik bulgulara rastlıyorsanız Kur’an sonucu söylemiş olur, arkeologda ciddi bir bulgu öne sürmüş olur. Mevdudi’nin tefsirinde bir selden ve yıkılan bahçelerden bahseder ve bir çok mealde de buna atıf vardır. Fakat yerinde araştırma yapıp, kalıntıları incelemek arkeolojidir.

Ya da Kur’an’daki evrenin sonuyla ilgili ayetleri bütünüyle anlamamız astronomi alanındaki çalışmalarla mümkündür. Kur’an evrenin sonuna işaret edip sonucu söylüyor. Mürselat suresinde yıldızların sönmesinden bahsederken, yıldızların yapısını inceleyen bilim dalı ise kozmolojidir.

Evreni inceleme faaliyetinin Allah’ın sanatını bilme olduğunu göstererek Kur’an, bu faaliyetin bir çeşit ibadet olduğunu gösteriyor.

“Kur’an’da bir çok mucize geçiyor, niye bunları müslümanlar bulmamış?”

Bir çok kişinin aklına şöyle bir soru geliyor: Madem Kur’an’da bir çok mucize geçiyor, niye bunları müslümanlar bulmamış. Bilimin bir şeyi bulması için adım adım oralara ulaşması lazım. Mesela denizaltının yakıtı, motoru vs. ile ilgili teknoloji lazım. Kur’an “makineyi şöyle yapabilirsiniz”, “denizaltıyı şöyle denize indiribilirsiniz” gibi tarifler vermiyor. Bilimin işleyişini de açıklamıyor. Dolayısıyla Kur’an’ı eline alıp da bir kimsenin bilimsel keşifler yapması mümkün değil.

Kur’anın bilime teşvik etmesiyle oluşan motivasyonla bir keşif olabilir. Biruni’ler, İbn-i Heysem’ler, Câbir bin Hayyan’lar gibileri Kur’an’dan ilham alarak, yaşadıkları dönemde dünyanın zirvesi olmuş isimlerdir. Kur’an’ın bir ayetine bakıp da bilimsel bir keşif yapılamaz, çünkü “Kur’an’da bu ayet var demek ki bu böyle” diyerek bilimsel keşif olmaz. O sonuca nasıl ulaştığınızı kağıt üstünde göstermeniz lazım. Kur’an bunu ortaya koymadığı için bilim kitabı değildir. Fakat bilim kitabı olup olmamakla söylediklerinin bilimle alakalı olup olmaması arasındaki farkı bir çok kişi gözden kaçırıyor. Kur’an’ın evrendeki olgularla ilgili ifadeleri olduğu için bir yerde bilimle illa alakalı. Çünkü Kur’an göklerle ilgili bir şey söylüyor; astronomiyle alakalı. Geçmiş kavimlerle ilgili bir şey söylüyor; arkeolojiyle alakalı.

Bir çok müslümanın bilimden uzak olması, bilimle ilgilenmemesi, hatta korkması, Kur’an’ın bilimi teşvik ettiği gerçeğini değiştirmiyor. Biz bir bilimsel çalışma yapamıyorsak bu islamla ilgili değil, siyasi, kültür, ekonomik yerlerde hata yapmamızla alakalıdır.

Yrd. Doç. Dr. Emre Dorman’ın hazırlayıp sunduğu ve Prof. Dr. Caner Taslaman’ın konuk olduğu 13.06.2016 ve 19.06.2016 tarihli Kur’an’ın İzinde programlarından ve Hiç Tükenmeyen Mucize kitabından derlenmiştir. Programları buradan seyredebilir, kitabı ise buradan okuyabilirsiniz.

Yaratanla yaratmayan hiç bir olur mu?

hac-suresi-ayet-73-sinek-yaratmak

Bu dünyaya imtihan için yollanan insanlar büyük ölçüde sınavı geçememiştir ve geçemeyecektir. Sınavı geçemeyenler sadece ateistler, hristiyanlar, yahudiler, dinsizler değil müslümanlar da olacak. (“İnsanların çoğu iman etmez” Hud 17, ayrıca bkz. Yusuf 103, Enam 116)

Bir müslüman, sınavı geçmek için gerekli olan şartlardan olan iman etmeyi, yeterince yerine getirip getirmediğini sorgulamalıdır. Biz iman etmeyi “Atalarımızın kucağımıza koyduğu din¹ olarak algılarsak, ailesel ve toplumsal sebeplerle uygulamaya çabalarsak, o imanın başta kişinin kendisi olmak üzere hiç kimseye faydası olmaz.

Sahte yada bilinçsiz bir imanımız olduğu müddetçe, kıldığımız namazın, verdiğimiz zekatın, tuttuğumuz orucun, toplumdaki insanlara olan davranışlarımızın verimli olduğunu düşünmek saçma olacaktır. Patronumuzun karşısına geçip, onun duymak istediklerini söyleyip, o gidince gene bildiğimizi yapmaya ya da arkasından atıp tutmaya benzer sahte ya da bilinçsiz iman. Böyle bir imana sahip olursak Allah’ın emirlerini yerine getirmez, sürekli erteleriz. Getirsek bile bilinçsiz ya da sahte olacağı için Allah katında değerli olduğunu söyleyemeyiz:
Ey iman edenler! İnsanlara gösteriş olsun diye malını harcayan, ama Allah’a ve Ahiret gününe inanmayan kişi gibi olmayın.” (Bakara 264 Ayrıca bkz. Nisa 38, Maun 47)

Şüphesiz, münafıklar Allah’ı kandırmaya çalışıyorlar; halbuki Allah onların kendi kendilerini kandırmalarını sağlıyor. Onlar namaz için kalktıklarında, gönülsüzce kalkarlar, insanlara gösteriş yaparlar. Allah’ı da nâdiren anarlar.” (Nisa 142)

Yaratanın tek ve her şeyi tek başına yarattığı bilincine varmalıyız öncelikle. Çünkü temiz bir imanla Allah’ın bize verdiği emirleri doğru bir şekilde uygulayabiliriz. Dışarıya çıktığımızda gördüğümüz her şey, gök, hayvanlar, bitkiler, Allah’ın yarattıklarıdır. Allah’ın bize verdiği rızık ve nimetlerle karnımızı doyuruyoruz (Nahl 11, 14), giyiniyoruz (Nahl 5), nefes alabiliyoruz (Enam 125).

Allah Kur’an’da misaller vererek (Bkz. Allah’ın verdiği örnekler), ibretlik olarak nitelendirdiklerini belirterek (bkz. Allah’ın ibretlik olarak nitelendirdikleri), nebilerin kıssalarını anlatarak, Ehli kitabı tasdik ederek (Bkz. Kur’an’da Tasdik Kavramı), Ayetler arası ilişki kurarak (Bkz. Hud 1 ve 2) ve indirdiği ve yarattığı ayetlerine (Bkz. Allah’ın ayetleri) işaret ederek insanların Kitabın Allah’tan olduğuna dolayısıyla Allah’ın varlığına inandırmayı hedeflemiştir.

İman edecek olanların Allah’ın her şeyi yarattığı bilincini kafalarına ve gönüllerine yerleştirmeleri gerektiğini Kur’an’da yer alan bir çok ayetden anlıyoruz. Zira Allah’ın tek yaratan ve her şeyi çekip çeviren (Rad 2, Yunus 31, Yunus 3) olduğunun farkına varmazsak, Allah’ın affetmeyeceği tek günah olan şirk tuzağına (Nisa 116) düşme tehlikesi ortaya çıkabilir. Belki putlara tapmazsınız, belki peygamberleri, din adamlarını, meşhur kişileri ilah edinmezsiniz ama kendi arzularınızın kölesi olabilirsiniz ki, bu da şirkin bir türüdür.
Nefsinin arzusunu tanrı edineni gördün mü? Sen ona koruyucu olabilir misin? Yoksa sen, onların büyük çoğunluğunun gerçekten senin davetini dinleyeceğini, yahut akıllarını kullanacaklarını mı sanıyorsun? Onlar ancak hayvan gibidirler. Hatta onlar yolca daha da sapıktırlar. ” (Furkan 4344)

Şimdi Kur’an’da Allah’ın yarattığını belirttiklerine geçelim:

Bir şeyin olmasını istediğinde sadece ‘ol’ der ve o şey hemen oluşmaya başlar
Meryem, “Ey Rabbim!” dedi, “Bana hiçbir erkek eli değmediği halde nasıl çocuk sahibi olabilirim?” Melek cevap verdi: “İşte öyle, Allah dilediğini yaratır, bir şeyin olmasını istediğinde sadece ‘ol’ der ve o şey hemen oluşmaya başlar.” ” (Al-i İmran 47)

Allah gökleri, yerleri, gökteki ve yerdeki her şeyi yaratmıştır
Gökleri ve yeri yaratan, gökten suyu indirip onunla rızık olarak size türlü meyveler çıkaran; izni ile denizde yüzüp gitmeleri için gemileri emrinize veren; nehirleri de sizin için akıtan O’dur.” (İbrahim 32 Ayrıca bkz. Yunus 6, Tevbe 36, İbrahim 32, 39, Nahl 3, 81, İsra 99, Araf 54, 185, Hud 7, Yunus 3, Rum 8, Enam 1, 73, 101, Casiye 22, Maide 17, Kasas 68, Yasin 36, 81, Hicr 86, Şura 49, Bakara 29, Ta-ha 4, Neml 60, Ankebut 44, 61, Lokman 1011, 25, Secde 4, Zümer 5, 38, Zuhruf 9, 12, Ahkaf 33, Necm 45, Hadid 4, Tegabun 3, Talak 12, Mülk 3, Nuh 15, Ala 2, Alak 1, Furkan 2, 59)

Allah güneşi, ayı ve ayın evrelerini yaratmıştır
Güneşi ışık kaynağı, ayı aydınlık yapan, yılların sayısını ve hesaplamayı bilmeniz için aya konak yerleri düzenleyendir. Allah bunları bir amaç uğruna yaratmıştır. O, bilen bir topluma âyetlerini açıklamaktadır.” (Yunus 5 Ayrıca bkz. Enbiya 33, Fussilet 37)

Bütün canlılar sudan yaratılmıştır
Allah, bütün canlıları sudan yaratmıştır. Kimi karnı üzerinde sürünür, kimi iki ayakla yürür, kimi de dört ayakla yürür. Allah dilediğini yaratır. Doğrusu Allah’ın gücü her şeye yeter. ” (Nur 45 Ayrıca bkz. Furkan 54)

Allah insanları yaratmıştır
O, insanı nutfeden/meniden yani erlik suyundan yarattı. Öyleyken, insan apaçık bir hasım kesildi.” (Nahl 4 Ayrıca bkz. Fatır 11, Mümin 67, Kehf 37, Nuh 14, Enam 2, İnfitar 7, Furkan 54, Abese 1819, Secde 7, Araf 189, Zümer 6, Nisa 1, Al-i İmran 59, Bakara 21, Rahman 3, 14, Nahl 70, Tegabun 2, Rum 2021, 40, 54, Bakara 228, Fussilet 15, 21, Zuhruf 87, Kıyamet 38, Alak 2, Saffat 96, Şuara 78, 184)

Allah insanları bir amaç uğruna yaratmıştır
Gökleri ve yeri altı evrede yaratan O’dur. Daha önce arşı su üzerindeydi. Sizi yaratması, hanginizin iyi şeyler yapacağını sınav yapmak içindir. Eğer gerçeği yalanlayan nankörlere: “Gerçekten siz, öldükten sonra diriltilecekseniz.” desen, “Bu ancak apaçık bir büyüdür.” diyecekler. ” (Hud 7 Ayrıca bkz. Hud 119, Mülk 2)

Allah hayvanları insanlar için yaratmıştır
Hayvanları, sizin için O yarattı. Isınma ve birçok yararları yanında, onlardan yiyecekler de elde edersiniz. ” (Nahl 5 Ayrıca bkz. Nahl 8)

Cinleri de Allah yaratmıştır
Cinleri Allah’a ortak koştular. Oysa ki, onları da Allah yaratmıştı. Bilgisizce O’na oğullar ve kızlar yakıştırdılar. O’nun şanı yücedir, onların ileri sürdükleri vasıflardan uzaktır.” (Enam 100 Ayrıca bkz. Rahman 15)

Eğer Allah’tan başka ilahlar olsaydı her ilah kendi yarattığı ile birlikte hareket eder ve kimisi kimisine üstün olurdu
Allah çocuk edinmemiştir; O’nunla beraber hiçbir tanrı yoktur. Öyle olsaydı her tanrı, kendi yarattığını sevk ve idare eder, onlardan biri diğerine üstün gelmeye çalışırdı. Allah, müşriklerin yakıştırdıkları sıfatlardan uzaktır. ” (Müminun 91)

Kâfirler Allah’ın yarattığı varlıkları görmüyorlar mı?
Kâfirler Allah’ın yarattığı varlıkları görmüyorlar mı? Onların gölgeleri Allah’ın iradesine boyun eğip kendi içyapılarında hareket edip dönerek Allah’a saygı ile yere kapanmaktadırlar. ” (Nahl 48)

O halde yaratan ile yaratmayan bir midir? Hala tezekkür etmez misiniz? (Nahl 17)
Onların, Allah’tan başka dua ettikleri bir şey yaratamazlar. Kendileri yaratılmışlardır.” (Nahl 20)
Ey insanlar! Size bir örnek verilmektedir; onu dikkatle dinleyiniz! Allah’tan başka taptıklarınız bunun için bir araya gelseler bile bir sineği dahi yaratamazlar. Sinek onlardan bir şey kapsa, bunu ondan geri alamazlar. İsteyen de âciz, kendinden istenen de. ” (Hac 73 Ayrıca bkz. Furkan 3, Araf 191)

¹ “Kucağa konulan din” benzetmesini Kur’an’da anlatılan resul kıssalarından esinlenerek yaptım. Zira Allah’ın yolladığı elçilerin en fazla karşılaştığı reaksiyonlardan biri de “…biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız” (Bakara 170. Ayrıca Maide 104, Araf 28, 70, Yunus 78, Hud 62, 87, İbrahim 10, Enbiya 53, Şuara 74, Lokman 21, Sebe 43, Zuhruf 22) olmuştur.

Allah’ın ayetleri

zariyat_suresi_20-21-elma

Ayet kelime anlamıyla delil, alamet, işaret, mucize demektir. Allah’ın ayetleri deyince Kur’an’daki ayetler dışında yarattığı her şey akla gelmelidir. Kur’an’da Allah bazı yarattıklarını örnek vererek bunların ayet olduğunu belirtmiştir.

Allah Kur’an’da misaller vererek (Bkz. Allah’ın verdiği örnekler), ibretlik olarak nitelendirdiklerini belirterek (bkz. Allah’ın ibretlik olarak nitelendirdikleri), nebilerin kıssalarını anlatarak, Ehli kitabı tasdik ederek (Bkz. Kur’an’da Tasdik Kavramı), Ayetler arası ilişki kurarak (Bkz. Hud 1 ve 2) ve indirdiği ve yarattığı ayetlerine işaret ederek insanların Kitabın Allah’tan olduğuna dolayısıyla Allah’ın varlığına inandırmayı hedeflemiştir. Ayrıca ayetlerini insanlara hem dış hem de iç dünyada göstererek indirdiği ve yarattığı ayetler arasında uyumu gözler önüne sermiştir:

Biz onlara âyetlerimizi, hem çevrelerinde hem de kendi içlerinde göstereceğiz; sonunda onun gerçek olduğu onlar açısından iyice anlaşılacaktır. ” (Fussilet 53) (Ayrıca bkz. Zariyat 2021, Neml 93, Mümin 13, 81)

Fakat insanların çoğu Allah’ın ayetlerini görmezden geldi ve gelecek:

İnsanı âyetlerimizle yüceltmeyi diledik. Ama o yere çakılı kaldı, arzularına uydu. Onun durumu şu köpeğin durumuna benzer: Üstüne varsan da dilini sarkıtarak solur, kendi haline bıraksan da… Âyetlerimizi yalanlayan toplumun örneği işte budur. Bu hikâyeyi anlat ki, düşünsünler. ” (Araf 176)

Dolayısıyla içinde bulunduğumuz imtihan dünyasında Allah’ın ayetlerini inkar edersek sonuçlarına katlanmakda kaçınılmazdır:

Ayetlerimizi inkâr edip yalanlayanlar, Cehennemliktirler. Ve onlar, orada sürekli kalacaklardır.” (Bakara 39) (Ayrıca bkz. Ali İmran 3, 21,  Nisa 56, Maide 10, Maide 86, Enam 49, Araf 36, 40, 147, Nahl 104, İsra 9798, Hac 57, Rum 16, Fussilet 28, Hadid 19, Tegabun 10, Hac 51, Sebe 38, Kehf 106, Enam 157)

Allah’ın Kur’an’da belirttiği ayetleri listelemeden önce Casiye suresinin ilk ayetlerini yazmak istiyorum. Bu ayetler konumuzun özeti gibi olup, indirilen ve yaratılan ayetlere yapılan atıf gerçekten de çok manidar:

Ha, Mim.
Bu Kitap’ın indirilmesi, Mutlak Üstün Olan, En İyi Hüküm Veren Allah tarafındandır.
Kuşkusuz göklerde ve yeryüzünde inananlar için âyetler vardır.
Sizin yaratılışınızda ve üretip yaydığı canlı varlıklarda “gerçek bilgi” sahibi olan bir toplum için âyetler vardır.
Gece ile gündüzün birbirini izlemesinde, Allah’ın rızık olarak gökten indirdiği şeyle ölümünden sonra yeryüzünü diriltmesinde ve rüzgârları yönlendirmesinde aklını kullanan bir toplum için âyetler vardır.
İşte bunlar, Bizim sana hakk olarak anlattığımız Allah’ın ayetleridir. O halde Allah’tan ve O’nun ayetlerinden sonra hangi söze inanacaklar?
” (Casiye 16)

Yağmur
Kupkuru gördüğün toprağa yağmur yağdırdığımızda titreşip kabarması Allah’ın âyetlerindendir. Yere can veren, kesinlikle ölüleri de diriltecektir. Şüphesiz O’nun her şeye gücü yeter. ” (Fussilet 39) (Ayrıca bkz. Rum 24, Enam 99, Nahl 11, 65, Zümer 21, Rad 4)

Güneş, Ay, Gece, Gündüz
Gece, gündüz, güneş ve ay, Allah’ın âyetlerindendir. Güneşe ve aya secde etmeyiniz. Eğer yalnız O’na kulluk edecekseniz onları da yaratan Allah’a secde ediniz.” (Fussilet 37) (Ayrıca bkz. Neml 86, Rum 23,Yunus 6, Yunus 67, Ali İmran 190, Nahl 12, Yunus 5, İsra 12, Yasin 37, Rad 2)

Gök ve Yer
Göğün ve yerin O’nun emriyle durması da O’nun ayetlerindendir. Sonra sizi yerden bir çağrıyla çağırdığı zaman bir de bakarsınız ki çıkarılıyorsunuz.” (Rum 25) (Ayrıca bkz. Casiye 13, Ali İmran 190, Enbiya 32, Şura 29, Yusuf 105, Ankebut 44, Sebe 9, Rad 3)

Evren, Dünya, Diller, Renkler
Göklerin ve yerin yaratılışı, dillerinizin ve renklerinizin farklı oluşu O’nun ayetlerindendir. Bunda bilenler için ayetler vardır.” (Rum 22)

Gemiler
Denizde yüksek dağlar gibi seyretmekte olan gemiler O’nun ayetlerindendir.” (Şura 32) (Ayrıca bkz. Lokman 31, Rum 46, Yasin 41, Şura 33)

Şimdiye kadar listelenen ayetlerin hepsinin bir arada sıralandığı indirilen ayet:
Hiç şüphesiz göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbirini kovalamasında, insanlara yararlı şeyler ile denizde yüzen vapurlarda, Allah’ın gökten su indirip onun aracılığı ile ölü yeri dirilterek üzerine her çeşit canlıyı yaymasında, rüzgârları ve gökle yer arasında emre hazır bekleyen bulutları yönlendirmesinde, düşünen bir topluluk için birçok ayetler, deliller vardır.” (Bakara 164)

Yıldızlar
O, kara ve denizin karanlıklarında kendileri ile yol bulasınız diye sizin için yıldızları yaratandır. Gerçekten, bilen bir toplum için âyetleri geniş geniş açıkladık.” (Enam 97)

Toprak
Ölü toprak, onlara bir ayettir. Onu canlandırdık ve ondan ürünler çıkardık. Böylece ondan yerler.” (Yasin 33)

Kuşlar
Gökyüzünün boşluğunda ilahi yasa gereği, uçuşan kuşları görmüyorlar mı? Onları, Allah’tan başkası o boşlukta tutamaz. Bunda inanan bir toplum için ayetler vardır.” (Nahl 79)

Arılar
“Sonra meyvelerin tümünden ye de böylece Rabbinin sana kolaylaştırdığı yollarda yürü.” Onların karınlarından türlü renklerde bir şerbet çıkar, onda insanlar için bir şifa vardır. Şüphesiz düşünen bir topluluk için gerçekten bunda bir ayet vardır. ” (Nahl 69)

Hayvanlar
Yiyin ve hayvanlarınızı otlatın. Bunda, akıl sahipleri için âyetler vardır.” (Taha 54)

Bitkiler – Hayvanlar
Yeryüzünde, rengârenk şeyleri, sizin için üretip çoğalttı. Bunda öğüt alan bir toplum için elbette ayet vardır.” (Nahl 13)

Bitkiler (Meyve, sebze)
Üzüm ve hurma meyvelerinden içecek ve faydalı besinler elde edersiniz. Aklını kullanan bir toplum için, bunda kesinlikle bir ayet vardır.” (Nahl 67)

Doğa olayları
Biz de üzerlerine; tufan, çekirge, haşerat, kurbağa ve kan gönderdik; ayrı ayrı mucize/ayetler olarak, ama yine de kibirlendiler ve suçlu bir topluluk olmayı sürdürdüler.” (Araf 133) (Ayrıca bkz. Enam 65)

Rüzgar
Rüzgârları müjdeci olarak göndererek, rahmetinden size tattırması, buyruğu ile gemilerin akıp gitmesi ve lütfundan rızık istemeniz, O’nun ayetlerindendir. Umulur ki şükredenlerden olursunuz.” (Rum 46)

Uyku – Ölüm
Allah, ölümleri anında canları alır. Ölmeyenin de uykusunda. Böylece hakkında ölüm hükmü verdiklerini tutar diğerini ise belli bir süreye kadar salıverir. Şüphesiz bunda düşünen bir topluluk için ayetler vardır.” (Zümer 42)

Eşlerin yaratılması
O’nun ayetlerinden biri de, sizin için kendi cinsinizden eşler yaratmasıdır. Siz, onunla dinginleşir huzur bulursunuz. Birbirinize karşı, aranızda sevgi ve rahmet oluşturdu. Düşünen bir toplum için bunda nice ayetler vardır.” (Rum 21)

Giysi – Takva elbisesi
Ey Âdemoğulları! Size ayıp yerlerinizi örtecek giysi, süslenecek elbise indirdik. Takvâ elbisesi… İşte o daha hayırlıdır. Bunlar Allah’ın âyetlerindendir, belki düşünürler.” (Araf 26)

Firavun
“Kendinden sonrakilere bir ayet olman için, bugün senin cansız bedenini kurtaracağız.” İnsanların çoğu ayetlerimizden gafildirler.” (Yunus 92)

Toprakdan yaratılan insan
Sizi topraktan yaratması, O’nun ayetlerindendir.Ardından da yeryüzüne dağılan bir beşer oldunuz.” (Rum 20)

Ölünün diriltilmesi
“Onun bir kısmı ile ona vurun” dedik. İşte Allah, böylece ölüleri dirilterek ayetlerini size gösterir. Umulur ki gerçeği kavrarsınız.” (Bakara 73)

Allah’ın ibretlik olarak nitelendirdikleri

muminun_suresi_21-ehil-hayvanlarda-size-ders-vardir

Türkçemizde de kullanılan ibret kelimesi Kur’an’da çok az sayıda geçmektedir. Fakat meallere bakıldığında tezekkür, tefekkür gibi kelimelerin çoğunlukla ibret alma, ibret alarak düşünme şeklinde tercüme edildiğini görüyoruz. Madem Allah ibret kelimesini Kur’an’da kullanıyor, o halde kelimenin geçtiği ayetleri incelemenin faydalı olacağını düşünüyorum.

Mûsâ’nın haberi sana geldi mi?
Hani, Rabbi ona Kutsal Vâdide, Tuvâ’da şöyle seslenmişti: “Firavun’a git, çünkü o gerçekten azmıştır. Ona de ki: “Arınmak istemez misin? Sana, Rabbine giden yolu göstereceğim, böylece saygı duyarsın.”
Ona büyük mucizeyi gösterdi.
O ise hemen yalanladı ve isyan etti.
Sonra yüz çevirip mücadele etmeye çalıştı.
Derhal adamlarını topladı ve onlara şöyle seslendi: “Ben sizin en yüce rabbinizim!”
Böylece Allah, onu âhiret ve dünya azabıyla cezalandırdı.
Şüphesiz bunda, Allah’a saygı duyanlara bir ders (ıbreten) vardır.
” (Nâzi’ât 1526)

Ayetden de açıkca anlaşıldığı üzere Musa-Firavun kıssasında Allah’a karşı huşu duyanlar için ibret vardır.

Yusuf suresinin sonunda tüm resullerin kıssalarında ûlîl elbâb için ibret olduğunu görüyoruz:
Ne zaman ki rasuller, yalanlanmalarının bitmeyeceği kanaatine varıp ümitlerini iyice yitirince, onlara yardımımız ulaştı. Sonra da dilediklerimiz kurtarıldı. Azabımız, suçlular topluluğundan geri çevrilmez. Ant olsun ki; onların kıssalarında sağlıklı düşünen temiz akıl sahipleri için ibretler (ibretun) vardır. ” (Yusuf 110111)

Haşr suresinin ikinci ayetinde de Allah’ın hayata sürekli müdahil olduğuna dair güzel bir örnek belirtiliyor ve bundan da basiret sahiplerinin ibret alması emrediliyor:
O’dur kitap ehlinden nankörlük edenleri ilk kalkışmada yurtlarından çıkaran. Siz onların bırakıp gideceklerine zerrece ihtimal vermemiştiniz, onlar da kalelerinin kendilerini Allah’a karşı savunacağını sanmışlardı. Allah onların (üzerine) hiç beklemedikleri yerden geldi ve kalplerine korku saldı: hanelerini kendi elleriyle ve mü’minler eliyle harap ettiler. Şu halde, ibret (fa’tabirû) alın ey ileri görüş sahipleri! ” (Haşr 2)

Al-i İmran suresinin 13. ayetinde yine basiret sahipleri için Bedir savaşında bir ibret olduğu belirtiliyor:
Savaşta/Bedir’de karşı karşıya gelen iki orduda sizin için bir işaret vardır. Ordunun biri Allah için savaşırken, diğeri O’nu inkâr ediyordu. Gözleriyle diğer tarafı kendilerinin iki misli gördüler. Ama Allah, dilediğini yardımıyla güçlendirir. Elbette bunda basiret/aydınlık sahipleri için bir ibret (ibreten) vardır. ” (Al- İmran 13)

Nahl ve Müminun surelerinde hayvanlarda da bizim için ibret olduğu belirtiliyor:
Şüphesiz sizin için hayvanlarda da büyük bir ders (ibreh) vardır. Karınlarındaki fışkı ile kan arasından gelen, içenlerin boğazından kolayca geçen hâlis bir süt içiriyoruz size.” (Nahl 66)
Hayvanlarda da alınacak dersler (ibreh) vardır. Onların karınlarında oluşandan size içiririz. Onlarda sizin için birçok fayda daha vardır. Etlerinden de yersiniz. ” (Müminun 21)

Son olarak Nur suresinde yine basiret sahipleri için ibret alınacak bir konu görüyoruz:
Allah, geceyi ve gündüzü sürekli değiştirir. Kuşku yok ki, elbette bunda basiret sahipleri için ibretler vardır.” (Nur 44)

Başka ayetlerde (Örn. Bakara 164) gece ve gündüzün birbirlerini takip etmesi akleden bir toplum için kanıt (ayet) olarak belirtilmektedir.

Akleden toplum için bir çok kanıtlar veren ve sürekli hatırlamaya, düşünmeye çağıran Kur’an’da, kıssalarda yaşananlarda, dünya üzerindeki canlı ve cansız varlıklarda alınması gereken bir çok dersin olduğunu görüyoruz. Ayrıca Allah’ın ayetleri, Allah’ın verdiği örnekleri ve Allah’ın ibretlik olarak niteledikleriyle birlikte okumanın bağlantı kurmak açısından faydalı olduğunu düşünüyorum.

Allah’ın Verdiği Örnekler

ibrahim_suresi_24-25-guzel-soz

İslam’ın en temel kaynağı olan, çelişkisiz, 1500 yıl öncesine nasıl hitap ediyorsa günümüze de hitap eden Kur’an’da Allah her tür örneği vermiştir:

Muhakkak ki biz, bu Kur’ân’da insanlara her türlü misali çeşitli şekillerde anlattık. Yine de insanların çoğu inkârcılıktan vazgeçmedi.” (İsra 89 Ayrıca bkz. Kehf 54, Rum 58, Zümer 27)

Tıpkı Kur’an’da anlatılan kıssalar gibi, verilen örneklerinde amacı okuyanı düşünmeye sevketmek ve ders almasını sağlamaktır. Sürekli aklını çalıştırmaya, düşünmeye vurgu yapan Kur’an’da (Sad 29, Zümer 9, Âl-i İmrân 190191) verilen örnekleri listelemeye çalışacağım:

Misal verilmesi

Kendilerine azabın geleceği güne karşı insanları uyar ki, zâlimler, “Ey Rabbimiz!” derler, “Bizi yakın bir süreye kadar ertele de senin çağrına uyalım, peygamberlere tâbi olalım!” Peki önceden, sizin için son olmadığına yemin etmemiş miydiniz? Siz de kendilerine zulmedenlerin yurtlarında oturdunuz. Onlara nasıl muamele ettiğimiz size apaçık belli oldu. Size misaller de verdik.” (İbrahim 4445)

Senden, iyilikten önce kötülüğü çabucak istiyorlar. Halbuki önlerinden pek çok örnek gelip geçti…” (Ra’d 6)

Vahyi bilip de uygulamayanlar – Eşek misali

Tevrat’ı bilip sonra onun öğretilerine uymayanlar, sırtında kitaplar taşıyan eşek gibidir. Allah’ın âyetlerini yalanlayan toplumun durumu ne kötüdür! Allah böyle zâlim toplumu doğru yola iletmez.” (Cuma 5)

Şirk – Dişi Örümcek misali

Allah’tan başka dostlar edinenlerin durumu, dişi örümceğin durumu gibidir. O, bir yuva edinir. Halbuki yuvaların en çürüğü şüphesiz dişi örümceğin yuvasıdır. Keşke bilselerdi! Şüphesiz Allah, onların kendisinden başka ne tür bir şeye yalvardıklarını bilir. O, çok güçlüdür ve hikmet sahibidir. İşte bu örnekleri biz, bütün insanlara veriyoruz. Oysa onları ancak bilenler anlar.  (Ankebut 4143)

Şirk – Hizmetçi misali

Allah, kendinizden şöyle bir örnek verdi: “Size verdiğimiz mallarda hizmetçilerinizden ortaklarınız var mı? Siz ve hizmetçileriniz mallarda eşit misiniz? Bu konuda birbirinizden çekindiğiniz gibi onlardan da çekinir misiniz?” İşte biz akıllarını kullanan insanlara âyetlerimizi böyle açıklıyoruz. Ne var ki şirk koşanlar/zalimler, bir hakikat bilgisine dayanmadan kendi arzu ve heveslerinin peşine giderler. Allah’ın saptırdığını kim doğru yola ulaştırabilir? Onların hiçbir yardımcıları da olmayacaktır.” (Rum 2829)

Allah, geçimsiz efendileri olan bir adamla, yalnızca bir kişiye bağlı bir adamı örnek olarak verir. Bu ikisinin durumu eşit midir? Övgü Allah’a mahsustur. Fakat onların çoğu bilmezler.” (Zümer 29)

Şirk misalleri

Artık Allah ile (başka şeyler arasında) benzetme yoluyla misal vermeye kalkmayın! (Allah misaller veriyor;) çünkü Allah (her şeyi) biliyor, fakat siz bilmiyorsunuz. (İşte, örnek olarak) Allah size şu misali verir: Başkasının boyunduruğu altındaki köle sınıfına mensup birini (düşünün; bir de) kendisine tarafımızdan güzel bir rızık verdiğimiz ve ondan açık ve gizli hayırda bulunan (hür) birini… Şimdi bunların (ikisi de) bir tutulabilir mi? Övgülerin en mükemmeline yalnız (iradeyi yaratan) Allah layıktır: fakat onların çoğu (bunun dahi) farkında değiller! Yine Allah şu iki adamı da misal verir: Onlardan biri elinden hiçbir iş gelmeyen, iki lafı bir araya getiremeyen bir ahmak. Üstüne üstlük bir de efendisinin sırtında yük. Onu nereye gönderse başarılı bir sonuçla dönemez. Şimdi böyle biri, adaleti emreden ve kendisi de dosdoğru yolda olan kimseyle denk tutulabilir mi?” (Nahl 7476)

Hak ve Batıl – Köpük misali

Allah gökten bir su indirdi ve vâdiler, kendi ölçülerince sel oldu; ardından sel, üste çıkan köpüğü taşır hale geldi. Bir süs eşyası veya alet yapmak isteğiyle ateşte körükledikleri şeylerde de benzeri bir köpük vardır. Allah hakla bâtılı işte böyle örneklendiriyor: Köpük, atılır gider; insanlara yararlı olansa toprakta kalır. Allah, işte bu şekilde örnekler verir.” (Rad 17)

Amel misali

Allah, inkâr edenlerin ve Allah yolundan alıkoyanların amellerini boşa çıkarmıştır. İman edip iyi amel işleyenlerin ve Rabbleri tarafından hak olarak Muhammed’e indirilene inananların günahlarını Allah örtmüş ve hallerini düzeltmiştir. Bunun sebebi, inkâr edenlerin bâtıla uymaları; inananların da Rabblerinden gelen hakka uymuş olmalarıdır. İşte Allah, insanlara kendileriyle ilgili durumları böyle örnek vermektedir.(Muhammed 13)

Amel – Kül misali

Rabblerini inkâr edenlerin amelleri, fırtınalı bir günde rüzgârın tarumar ettiği küle benzer. Kazandıklarından hiçbir şey elde edemezler. İşte bu, dönüşü olmayan sapıklığın ta kendisidir. ” (İbrahim 18)

Allah’ın Nuru (Vahiy) – Kandil misali

Andolsun ki size, açıklayıcı âyetler, sizden önce gelip geçenlerden bir örnek ve saygılı olanlara bir öğüt indirdik. Allah, göklerin ve yerin nûrudur. O’nun nûru, içinde kandil bulunan bir oyuğa/lambaya benzer. Kandil, bir cam içerisindedir. Cam, sanki inciden bir yıldızdır. Ne doğuya ne batıya ait olan mübarek bir zeytin ağacının yağından yakılır. Öyle ki, ateş değmese de neredeyse yağı ışık verir. O, nûr üstüne nûrdur. Allah dileyen kimseyi nûruna iletir. Allah, insanlara örnekler verir. Allah, her şeyi bilir.” (Nur 3435)

Münafık – Karanlık misali

Onların durumu, bir ateş yakan kimseye benzer. O ateş yanıp etrafını aydınlattığında, Allah hemen onların aydınlığını giderir ve onları hiçbir şey göremeyecekleri karanlıklar içinde bırakır. ” (Bakara 17)

Münafık – Şeytan misali

Münafıklar şeytan gibidirler. Çünkü şeytan insana, “İnkâr et” der. İnsan inkâr edince de, “Ben senden uzağım; çünkü ben, âlemlerin Rabbi olan Allah’tan korkarım” der.” (Haşr 16)

Kafir – Karanlık misali

Ölü iken dirilttiğimiz ve kendisine insanlar arasında yürüyebileceği bir ışık verdiğimiz kimse, karanlıklar içinde kalıp ondan hiç çıkamayacak durumdaki kimse gibi olur mu? İşte kâfirlere, yaptıkları böyle süslü gösterilmiştir.” (Enam 122)

Kafir – Denizdeki Karanlık misali

Yahut engin bir denizdeki yoğun karanlıklar gibidir. Onu, üst üste dalgalar ve dalgaların üstünde bulutlar örter; karanlıklar üstünde karanlıklar, insan elini dışarı çıkarttığı zaman, neredeyse onu göremez bile. Allah’ın ışık vermediği kimsenin ışığı olmaz.” (Nur 40)

Kafir – Kaya misali

Ey iman edenler! Allah’a ve ahiret gününe inanmadığı halde malını gösteriş için harcayan kimse gibi, başa kakmak ve gönül incitmek suretiyle, yaptığınız hayırları boşa çıkarmayınız. Böylesinin durumu, üzerinde biraz toprak bulunan düz kayaya benzer ki, sağanak bir yağmur isabet etmiş de onu çıplak pürüzsüz kaya haline getirivermiştir. Bunlar kazandıklarından hiçbir şeye sahip olamazlar. Allah, kâfirleri doğru yola iletmez.” (Bakara 264)

Kafir – Köpek misali

İnsanı âyetlerimizle yüceltmeyi diledik. Ama o yere çakılı kaldı, arzularına uydu. Onun durumu şu köpeğin durumuna benzer: Üstüne varsan da dilini sarkıtarak solur, kendi haline bıraksan da… Âyetlerimizi yalanlayan toplumun örneği işte budur. Bu hikâyeyi anlat ki, düşünsünler.  Âyetlerimizi yalanlayan ve kendine zulmedegelen gürûhun durumu ne kötü misaldir! ” (Araf 176177)

Kafir – Koyun misali

Allah’ın indirdiğine tâbi olma çağrısına aldırış etmeyen kâfirlerin durumu, sadece çobanın bağırıp çağırmasını işiten hayvanların durumuna benzer. Çünkü onlar manen sağır, dilsiz ve kördürler. Bu sebepten dolayı da düşünmezler.” (Bakara 171)

Kafir – Bahçe misali

Onlara şu iki adamı örnek alarak anlat! Birine iki üzüm bağı vermiş, bu bağların etrafını hurmalarla donatmış, aralarında da ekinler bitirmiştik. İki bağın ikisi de yemişlerini vermiş, hiçbirini eksik bırakmamıştı. İkisinin arasından bir de ırmak fışkırtmıştık. Bu adamın başka geliri de vardı. Bu yüzden arkadaşı ile konuşurken ona şöyle dedi:

“Ben servetçe senden daha zenginim, insan sayısı bakımından da senden daha güçlüyüm.”
Böylesine bir gurur ve kibirle kendisine yazık edip, bahçesine girerken şöyle dedi:

“Bu bahçenin batacağını hiç sanmam. Kıyametin kopacağını da zannetmiyorum. Eğer Rabbime götürülürsem, andolsun, orada buradan daha iyi bir sonuç bulurum.”
Kendisiyle konuşan arkadaşı ona dedi ki:

“Seni topraktan, sonra da meniden yaratan, sonra da seni adam kılığına koyanı mı inkâr ediyorsun? Fakat, O Allah, benim Rabbimdir. Rabbime kimseyi ortak koşmam. Bağına girdiğinde, her ne kadar sen beni mal ve çocuk bakımından daha az görüyorsan da, ‘Allah dilemiş! Her güç Allah iledir’ demeli değil miydin? Umulur ki Rabbim bana senin bahçenden daha iyisini verir ve seninkinin üzerine de gökten hesap görecek bir yıldırım gönderir de, orası kaygan, kuru bir yer olur. Yahut suyu çekilir de, artık, onu bir daha elde edemezsin” dedi.

Derken onun serveti kuşatılıp yok edildi. Böylece, bağı uğruna yaptığı masraflardan ötürü ellerini ovuşturup kaldı. Bağın çardakları yere çökmüştü. “Âh, keşke, Rabbime hiçbir ortak koşmamış olsaydım!” diyordu. Kendisine Allah’tan başka yardım edecek destekçileri olmadığı gibi, kendi kendini kurtaracak güçte de değildi. ” (Kehf 3243)

Mümin ve Kafirlerin misali

Bu iki kesin insanın örneği, kör ve sağır biriyle gören ve işiten birinin arasındaki fark gibidir: Konum olarak hiç bu ikisi aynı düzeyde olabilir mi? Hala ibret almayacak mısınız? ” (Hud 24)

Müminlerin Tevrat ve İncil’deki misalleri

Muhammed, Allah’ın peygamberidir. Onunla beraber olanlar kâfirlere karşı kararlı ve tavizsiz, kendi aralarında ise son derece merhametlidirler. Onları rukû ve secde ederken görürsün. Allah’ın lütfunu ve rızasını kazanmayı arzularlar. Onların nişanları, yüzlerindeki secde izidir. Bu onların Tevrat’taki özellikleridir (misalleridir). İncil’deki özellikleri de (misalleri de) şudur: Filizini yarıp çıkarmış, gittikçe onu kuvvetlendirerek kalınlaşmış, gövdesi üzerinde dimdik duran bir ekine benzerler. Bu ekincilerin hoşuna gider. Allah bunlarla, kâfirleri öfkelendirecektir. Allah, inanıp yararlı işler yapanlara af ve büyük bir ödül vaad etmiştir.” (Fetih 29)

Zekat – Tohum misali

Allah yolunda mallarını harcayanların durumu, kendisinden yedi başak çıkan ve her başakta yüz tane bulunan bir buğday tohumuna benzer. Allah dilediğine kat kat verir; Allah her şeyi kuşatandır; her şeyi bilendir.” (Bakara 261)

Zekat – Bahçe misali

Mallarını Allah’ın rızasını kazanmak ve kalben tatmin olmak için hayır yolunda harcayanların durumu, yüksek bir yerdeki bir bahçe gibidir: Bir yağmur yağar, bu sayede ürün iki misli artar; yağmur olmadığı zaman da oraya çise düşer de yine ürün verir. Allah yaptığınız her şeyi görür.” (Bakara 265)

Dünya Hayatı – Yağmur misali

Biliniz ki dünya hayatı gerçekte oyun, eğlence, süs, aranızda soy sopla övünme, mal ve çocukların çokluğu ile böbürlenmeden ibarettir. Onun durumu, bitirdiği bitkilerin çiftçileri hayran bıraktığı bir yağmur gibidir. Ardından o bitkiler kurur, sen onları sapsarı olmuş görürsün. Sonra bunlar çerçöpe dönüşürler. Âhirette şiddetli bir azap ile, Allah’ın bağışlaması ve rızası vardır. Dünya hayatı geçici ve yanıltıcı bir şeyden başkası değildir.” (Hadid 20)

Dünya hayatının durumu, gökten indirdiğimiz bir su gibidir ki, insanların ve hayvanların yiyecekleri olan yeryüzü bitkileri, o su sayesinde gürleşip birbirine girer. Nihayet yeryüzü ziynetini takınıp süslendiği ve sahipleri de onun üzerinde kudret sahibi olduklarını sandıkları bir sırada, bir gece veya gündüz, ona emrimiz gelir de, yeryüzünü sanki dün yerinde yokmuş gibi kökünden koparılarak biçilmiş bir hale getiririz. İşte, iyi düşünecek kavimler için âyetlerimizi böyle açıklıyoruz.” (Yunus 24)

Kötü Söz – Ağaç misali

Görmedin mi Allah nasıl bir örnekleme yaptı. Güzel söz, kökü yerde sabit, dalları gökte olan verimli bir ağaca benzer. O ağaç, Rabbinin izniyle meyvesini her zaman verir. Allah, insanlara böyle örnekler verir ki, düşünebilsinler. Çirkin bir söz ise, (ekili olduğu) yerden kökten sökülüp çıkarılmış (kendi başına) ayakta duramayan zavallı bir ağaç gibidir…” (İbrahim 2426)

Sivrisinek misali

Allah, bir sivri sineği, hatta ondan daha küçük bir şeyi örnek vermekten çekinmez. İnananlar, bu örneğin Rabblerinden bir gerçek olduğunu bilirler. Kâfirler ise, “Allah bu örnekle ne demek istedi?” derler. “Allah bu örnekle birçoğunu saptırır, birçoğunu da doğruya yöneltir; bu örnekle, fâsıklardan başkasını saptırmaz.”” (Bakara 26)

Dağ misali

Bu Kur’ân’ı bir dağa indirmiş olsaydık, Allah korkusundan onu baş eğmiş, çatlamış, yarılmış görürdün. Bu misalleri, düşünmeleri için insanlara anlatıyoruz.” (Haşr 21)

19 Misali

Biz cehennemin bekçilerini sırf melekler kıldık. Sayılarını da, inkâr edenlere bir imtihan yaptık ki, kendilerine kitap verilenler Kur’ân vahyinin doğruluğundan emin olsunlar; inananların imanı artsın; kitap verilenler ve inananlar şüphe etmesinler; kalplerinde inanç sorunu olanlar ve inkâr edenler de, “Allah bu örnekle ne demek istedi?” desinler. Allah dileyeni böyle saptırır, dileyeni de doğru yola ulaştırır. Rabbinin ordularını kendisinden başka kimse bilemez. Bunlar insana sadece bir öğüttür.” (Müddesir 31)

İsa misali

Meryem’in oğlu örnek gösterilince, senin toplumun hemen yaygarayı basarlar ve “Bizim tanrılarımız mı daha iyidir, yoksa o mu?” derler. Tartışmak için bu örneği verirler. Doğrusu onlar çok kavgacı bir toplumdur. İsâ, kendisine nimet verdiğimiz ve kendisini İsrâiloğulları’na örnek kıldığımız bir kuldan başka bir şey değildir.” (Zuhruf 5759)

Meryem misali

İffetini korumuş olan, İmran kızı Meryem’i de Allah örnek verdi. “Biz ona ruhumuzdan üfledik.” Rabbinin sözlerini ve kitaplarını tasdik etti. O gönülden itaat edenlerdendi.” (Tahrim 12)

Nuh’un, Lut’un ve Firavun’un karısı misali

Allah, kâfirlere, Nûh’un eşi ile Lût’un eşini örnek olarak vermektedir. Bu iki kadın, kullarımızdan iki iyi kişinin nikâhında iken onlara hainlik ettiler. Kocaları, Allah’tan gelen hiçbir şeyi onlardan savamadı. Onlara, “Haydi, ateşe girenlerle beraber siz de girin!” denilecek.
Allah, inananlara da Firavun’un hanımını örnek gösterdi. O şöyle demişti: “Ey Rabbim! Bana katında cennette bir ev yap; beni Firavun’dan ve onun kötü işinden koru; beni zâlimler topluluğundan kurtar!”
” (Tahrim 1011)

Yeniden Diriliş – Yağmur misali

Rüzgârları rahmetinin önünden müjdeci olarak gönderen O’dur. Nihayet rüzgârlar, ağır bulutları yüklenince onu ölü bir beldeye göndeririz; orada suyu indirir ve onunla türlü türlü meyveler çıkarırız. İşte ölüleri de böyle çıkaracağız. Umulur ki düşünüp ders alırsınız.” (Araf 57)

Yeniden Diriliş – Harabe misali

Yoksa ey insanoğlu, halkının terk ettiği, çatıları yıkılıp harap olmuş bir kasabadan geçen ve “Allah bütün bunları öldükten sonra nasıl diriltebilir?” diyen o kişi ile aynı fikirde misin?

Bunun üzerine Allah, onu yüz yıl süre ile ölü bırakmış ve sonra tekrar hayata döndürerek sormuştu: “Bu halde ne kadar kaldın?” O da, “Bir gün veya bir günden biraz daha az bir süre kaldım” diye cevap vermişti. Allah, “Hayır” dedi. “Bu halde bir asır kaldın! Yiyeceğine ve içeceğine bak; geçen yıllar onları bozmamış ve eşeğine bak; biz bütün bunları insanlara bir ders olasın diye yaptık. Bir de şu insanların ve hayvanların kemiklerine bak. Onları nasıl birleştirip et ile örttüğümüzü düşün!” Bütün bunlar ona açıklanınca, “Şimdi öğrendim ki Allah her şeye kâdirdir” dedi. ” (Bakara 259)

Muhammed Nebi öncesi diğer kavimler de örneklerle uyarılmıştır ve bazıları helak edilmiştir

Andolsun biz, Mûsâ’ya kitabı verdik, kardeşi Hârûn’u da ona yardımcı tayin ettik. Demiştik ki: “Âyetlerimizi yalanlayan o topluma gidiniz!” Sonunda biz onları yerle bir ettik. Nûh’un toplumunu da hatırla! Onlar peygamberlerini yalanladıklarında onları suda boğduk ve kendilerini insanlara ders yaptık. Zâlimlere acıklı bir azap hazırladık. ‘Âd kavmini, Semûd kavmini, Ress halkını ve bunlar arasında birçok nesli de hatırla! Bunların her birini bilinen örneklerle uyarıp, hepsini helâk ettik.” (Furkan 3539)

Helak edilen toplumlar da örnekdir (Ayrıca bkz. Bazı kavimler neden helak edildi.)

Allah şöyle bir ülkeyi örnek verdi: Bu ülke güvenli, huzurlu idi; ona rızkı her yerden bol bol gelirdi. Sonra onlar, Allah’ın nimetlerine karşı nankörlük ettiler. Allah da onlara yaptıklarından dolayı açlık sıkıntısını ve korkuyu tattırdı. Andolsun ki, onlara kendilerinden peygamber geldi de, onu yalanladılar. Onlar zulmederlerken azap onları yakalayıverdi.” (Nahl 112113)

Onlara o ülke halkını örnek ver. Hani, oraya peygamberler gelmişti…..Olan, sadece korkunç titreşimli bir sesti. Bir anda sönüverdiler. ” (Yasin 13, 29)

Onları geçmişten bir hâtıra ve sonrakiler için bir ders örneği kıldık. ” (Zuhruf 56)

Kafirlerin verdikleri örnekler de vardır

Dediler ki: “Bu nasıl bir rasul ki, yiyor-içiyor, çarşı-pazar dolaşıyor. Ona bir melek indirilseydi de onunla birlikte uyarıcı olsaydı ya! Yahut kendisine bir hazine verilseydi veya meyvelerinden yiyeceği bir bahçesi olsaydı ya!” Bu zâlimler, “Sizler sırf büyülenmiş bir adama uyuyorsunuz” dediler. “Ey Peygamber! Bak, nasıl böyle örnekler verip sapıttılar. Artık onlar hiçbir çıkış yolu bulamazlar.”” (Furkan 79)

İnsan görmez mi ki, biz onu nutfeden/meni ve yumurtadan yarattık. Bir de bakıyorsun ki, apaçık düşman kesilmiş. Kendi yaratılışını unutarak bize karşı misal getirmeye kalkışıyor ve “Şu çürümüş kemikleri kim diriltecek?” diyor.” (Yasin 7778)

Buraya kadar belirtilen ayetlerde misal kelimesi örnek, durum olarak kullanılmıştır. Ayrıca kelimenin benzetme, benzerlik manasında kullanıldığı ayetlerde vardır. (Bkz. Nahl 74, İsra 48, Muhammed 10) Bazı ayetler de misal kelimesi kullanılmadan örnek verilmiştir, mesela Nur 40.

Ayrıca Allah’ın ayetleri, Allah’ın verdiği örnekleri ve Allah’ın ibretlik olarak niteledikleriyle birlikte okumanın bağlantı kurmak açısından faydalı olduğunu düşünüyorum.

Bedir savaşında Allah’ın yardımına örnek

ali_imran_suresi_13-bedirde-ibret-vardir-allah-diledigini-destekler

Enfal suresinin bazı ayetlerinde Bedir savaşı öncesi gerçekleşen hadiselerden bahsedilir. 65. ayet de Nebi`ye müminleri savaşa teşvik etmesi ve sabırlı 20 müminin 200 kafire karşı galip geleceği, yani 1e 10 oranında bir rakam söyleniyor. El`âne (artık, şimdi) kelimesiyle başladığından dolayı bir sonraki ayetin belli bir süre sonra indiğini anlıyoruz. Ayetde müminlerin bir zaafiyetinden bahsediliyor ve bir önceki ayetde verilen 1e 10 oranı, 1e 2ye düşüyor. 65 ve 66. ayetler arasında olan olaylar muhtemelen aynı surenin 57. ayetleri arasında anlatılıyor ve 66. ayetde ki zaafiyetin ne olduğunu anlıyoruz; Muhammed nebinin müminleri savaşa çağırdığı, fakat müminlerin hevesli olmadığından, nebi ile tartıştığını anlıyoruz. Allah ise hakkı gerçekleştirmek ve kafirlerini kökünü kurutmak muradındaydı.

Bir rivayete göre Bedir savaşında müminlerin sayısı 350 kadar ve kafirlerin sayısı 1000 kadardı. 66. ayete göre Allah müminlere kendi sayılarının iki katı kadar kafirle savaşabileceklerini bildirmişti, savaşta kendilerinin 3 katı kadar bir ordu görselerdi yine zaafiyete kapılabilirlerdi.

43 ve 44. ayetlerde Nebi`ye rüyasında, müminlere ise savaş sırasında kafirleri gözlerinde büyütmemesi sağlanıyor Rabbimiz tarafından. Ali İmran suresinin 13. ayetinde de müminlerin kafirleri ne kadar az gördüklerini öğreniyoruz yani kafirlerin kendilerinden 3 kat fazla olmasına rağmen iki misli gördüklerini fakat Allah tarafından desteklendiğini anlıyoruz.

Ayetlerin ayetleri açıklaması işte böyle olmaktadır ve Kuran ayetlerinin nesh edildiği yani geçersiz olduğu, atılabileceği gibi söylemler asla kabul edilemez. Ayrıca bu olay Allah’ın daima hayata müdahil olduğuna dair bir örnektir.