Kur’an’da Helal-Haram Kavramı

suleymaniye_vakfi_yayinlari_helal-gida-2-baski-jpg-9yq

Kur’an-ı Kerim’in 4 ayetinde neredeyse aynı kelimelerle yiyecek maddeleriyle ve hayvansal gıdalarla alakalı olarak, haram kılınan şeylerin sıralanmasına rağmen, insanların bu konuda tatmin olmayıp helal haram dairelerini genişlettiğini görüyoruz. İnsanlar tarih boyunca helali ve haramı belirleme noktasında kendilerini yetkili görmüşlerdir. Sınırları kaldıracak olanın, sınırları çizecek olanın sadece Allah’ın olduğunu ısrarla görmezden gelmişlerdir. Bu yüzden de hep uyarılara maruz kalmışlardır:

Allah’a karşı yalan uydurmak için dillerinizin süslediği yalanla “Bu helaldir, bu haramdır” demeyin. Bu yalanı Allah’a atfetmeyin. Yalanlarını Allah’a atfedenler umduklarına kavuşamazlar.” (Nahl 116)

Allah’ın affetmeyeceği tek günah olan şirk (Nisa 48) bugün kü müslümanlar açısından, taşa, ateşe, puta tapma olarak bilinmektedir. Halbuki “Allah bunu helal-haram kıldı” diye iddiada  bulunmak esasında Allah’a ortaklık teşebbüsü, kanun koyucunun insan olmasıdır. Helal-haram koyma yetkisi esasında en büyük günah olan şirke girmenin en sinsi yollarından biridir. Çünkü bunu yaparken Allah’ın güya emrini söylüyorsunuz, insanların gözünde otorite sahibi olup, itibarınız artıyor. Bunun sonucunda örneğin bugün uluslararası bir rant haline gelen helal sertifikası diye bir piyasa oluştu.

“De ki “Sizin haram kıldıklarınızı haram kılanın aslında Allah olduğuna dair şahitlerinizi getirin bakalım. Eğer şahitlik ederlerse onlarla birlikte bulunarak sakın ayetlerimiz karşısında yalan yanlış şeylere sarılanların arzularına uyma. Çünkü Ahirete inanmayanlar, kendilerini Rablerine denk tutarlar.” (Enam 150)

Allah’tan olduğunu iddia edip helal ve haram belirten kişilerin ne kadar etkili olduğunu görüyoruz ayette. İddia etmenin dışında şahitlik de ediliyor ve karşı taraf ikna edilmeye çalışılıyor, hatta daha da ileri gidilip nebimiz şu rivayette şöyle buyurmuştur bile diyebiliyorlar. Ayetten anladığımıza göre aynı zamanda ayetleri hevalarına göre yorumluyorlar emellerine ulaşabilmek için. Ayetin sonunda Rabbimiz bu kişilerin kendilerini Rablerine denk tuttuklarını belirterek, bu konunun şirk anlamında ne kadar önemli olduğunu gözler önüne seriyor.

Enam suresinin 118. ayetinden itibaren sahabelere “üzerine Allah’ın adı anılanlardan yiyin” deniyor. Surenin devamında müslümanlara müşriklerin besmele çekerek kestikleri hayvanların etlerinin yenmeme gerekçesini soruyor Rabbimiz. Ayette de belirtildiği üzere Allah hangi yiyeceklerin haram olduğunu belirtmiş, fakat sahabeler buna uymayarak hevalarına uyuyorlar.  Halbuki aynı surenin 121. ayetinde sadece kesin olarak Allah’tan başkası adına kesilmiş olduğunu bildiğimiz hayvanların etlerinin yenmeyeceğini görüyoruz.

Kur’an-ı Kerim’de hayvanı kesenin kimliğine, cinsiyetine, dinine dair bir kriter yoktur. Tam tersine Maide suresinin 5. ayetinde ve yukarıda belirtilen Enam suresindeki ayetlerde hem kendilerine kitap verilenlerin hem de müşriklerin kestikleri hayvanların yenebileceğini görüyoruz. Halbuki günümüz müslümanları hayvanı kesecek olanın müslüman olması, kesilirken besmele çekilmesi gibi bir sürü helal-haram uydurmuşlardır. Bu ise ilahlık iddiası, dindarlık görünümüyle müşriklik, şirk koşma ve dinimizin Allah’a öğretilmesidir (Hucurat 16).

Besmele çekilerek hayvan kesilmesi sadece ibadet amaçlı kurban’a özel bir uygulamadır (Hac 28, Hac 34). Çoluğumuz, çocuğumuz yesin diye hayvan keserken ya da kasaptan et alırken, kesilen hayvanın besmeleyle kesilip kesilmemesi Allah’ın bir emri değildir.

Kur’an’a baktığımız zaman haram kavramının bir şeye engel koyma, yasak oluşturma, sınır belirleme anlamlarında kullanıldığını görüyoruz. Arapça sözlüklere baktığımızda men etme yani engelleme, yasaklama anlamını görüyoruz.

“Önceden onun, sütanalarını emmesini engellediğimizden (Ve harremnâ) kız kardeşi dedi ki: “O çocuğun bakımını üstlenecek bir aileyi size göstereyim mi; onlar ona iyi bakarlar”” (Kasas 12)

Yukarıdaki ayette haram kelimesi engel oluşturma anlamında kullanılıyor. Araf suresinin 50. ayetinde harramehumâ kelimesi kullanılarak yemenin içmenin cehennem halkına haram kılındığını yani engellendiğini görüyoruz. Evlenilmesi engellenmiş kişilerin anlatıldığı Nisa suresinin 23. ayetinde Hurrimet kelimesi kullanılmış. Helak edilen toplumların eski hallerine dönmelerinin engellendiğini anlatan Enbiya suresinin 95. ayetinde yine Ve harâmun kelimesi kullanılmış. Bu ayette anlatılan engel ise yeniden diriltilinceye kadardır (Müminun 100).

Akıllara Allah neden engel-haram koyar sorusu gelebilir. Bize ilk görünüşte bir menfaat sağlamıyor gibi gelse de Allah insanların menfaati için engeller koyar, çünkü Allah bir değil bin adım sonrasını bilir. Kul böyle değil ki, kul Allah adına sınırlar çizemez ki. İnsanları dine ısıtayım derken münafıklardan oluşan bir topluluk meydana gelir. Örneğin faizin yasaklanması bizim için ilk bakışta manasız gelebilir fakat konu derin incelendiğinde faiz sisteminin bir toplumun kökünü kazıdığını görüyoruz.

“Bunun sebebi şudur: Kim Allah’ın dokunulmaz kıldığı şeylere gereken değeri verirse Rabbinin (Sahibinin) katında onun için iyi olur. Size okunanın (Bakara 173, Maide 3, Enam 145, Nahl 115) dışında kalan en’âm (koyun, keçi, sığır, deve) size helal kılındı. Onun için putların pisliğinden uzak durun; yalan sözden de uzak durun.” (Hac 30)

Hurumâtillâhi (Allah’ın haramları, Allah’ın belirlediği sınırlar) kelimesi kullanılarak bunlara değer gösterenlerin kendileri için hayırlı olduğunu görüyoruz. Hemen ardından hangi hayvanların helal kılındığının hatırlatılması ise oldukça manidar.

Haram kılma fiili Kur’an’da bazen kişilere nispet ediliyor denebilir. Örneğin Araf suresinin 157. ayetinde “İncil ve Tevrat’da yazılı buldukları ümmi nebi olan resule tabi olanlar” dedikten sonra bu ümmi olan nebi resulun marufu emrettiğini, münkerden alıkoyduğunu temiz şeyleri helal, pis şeyleri haram kıldığını yani bunları resul sıfatıyla tebliğ ettiğini görüyoruz. Nebi ve Resul kavramlarının karıştırıldığından ve peygamber kelimesi altında bir potada eritilmesinden dolayı anlam kargaşaları çıkmaktadır. Dolayısıyla helal haram kılma yetkisi nebide değil, resulde olabilir, çünkü resul Allah’ın vahyini tebliğ edendir (Bknz. Kur’an’da Nebi ve Resul Kavramı). Nebiye haram kılma yetkisi vermek demek şirkin kapısını açmak demektir ki, bu Kur’an’a uymaz, çünkü “Hüküm sadece Allah’ındır” (Yusuf 40).

Haram kılma manasına gelen ve Kur’an’da bir sureye ismini veren Tahrim kelimesi, surenin 1. ayetinde karşımıza çıkıyor. Nebi’ye hitaben tuharrimu kelimesi kullanılarak, kendine Allah’ın helal kıldığını neden haram kıldığı soruluyor. Allah-ü Teala sadece Nebi’sine özel bir hak vermiş olsa bile ve bunun etkisi sadece Nebi’yle alakalı olsa bile, iyi niyetle bu hakkı kullanmak istememesini rağmen, kul olarak Allah’ın sınırlarını aşmaması gerektiğini Nebi’sine bildiriyor Rabbimiz.

“(Yahudiler dedi ki) Tevrat indirilmeden İsrail’in (Yakub’un), kendine haram ettikleri dışında bütün yiyecekler İsrailoğullarına helaldir. De ki “İddianızda haklı iseniz Tevrat’ı getirin de okuyun bakalım.”” (Al-i İmran 93)

Ayetten hiç bir kimsenin herhangi bir şeyi kendi başına haram kılamayacağını ve eğer böyle bir durum varsa bunun Allah’ın kitabıyla delillendirilmesi gerektiğini öğreniyoruz.

Şirk koşmayı, adam öldürmeyi, fuhşa yaklaşmamayı vd. haramları bildiren ayetlerde genelde “şunu yasaklar, şunu emreder” şeklinde bildirilir.

Helal kelimesinin kökünde bir şeyin düğümünün çözülmesi, kilidinin açılması anlamı var. Mesela Taha suresinin 27. ayetinde Musa A.S.’ın dilinin düğümünün çözülmesini istemesi bu kökden kelimeyle anlatılıyor. Maide suresinin 1. ayetinde uhillet kelimesiyle helal kılınan hayvanlardan bahsedildikten sonra ihramlıyken av yasağından bahsediliyor. Böylelikle helalin haramın mukabili olduğunu görüyoruz. Tahrim suresinin 2. ayetinde yeminle atılan düğümün çözümünden bahsederken tehillete kelimesi kullanılıyor. Çizilmiş olan sınırları yok saymayın manasında kullanılan la tahıllu kelimesine ise Bakara suresinin 230. ayeti örnek olarak verilebilir.

Normalde helal olan şeyler konusunda bazen Allah geçici sınırlar çizebiliyor. Mesela eşini üçüncü kez boşayan bir kişinin gerekli şartlar oluşmadıkça tekrar aynı kişiyle evlenmesinin haram olması (Bakara 230), İsrailoğullarına yiyeceklerle alakalı olarak geçici bir haram konulması (Al-i İmran 50) gibi.

Nesih (Bknz. Kur’an’da Nesih Kavramı) konusunda örnek olarak verilebilecek olan ayetlerden olan Bakara suresinin 187. ayetinde, önceki ümmetlere konulan bir engelin kaldırıldığını görüyoruz. Yine İsrailoğullarının yemelerinin yasaklandığı hayvansal gıdalarla ilgili çok ince detayların verilmesi kitaplar arasındaki tasdik ilişkisiyle alakalı olmalıdır (Bknz. Kur’an’da Tasdik Kavramı).

Kur’an-ı Kerim’in 4 ayetinde neredeyse aynı kelimelerle leş, kan, domuz eti, Allah’tan başkası adına kesilenlerin etlerinin yenmeyeceğini belirtiliyor (Bakara 173, Maide 3, Enam 145, Nahl 115). Maide suresinde haramların sayılmasından sonra Allah’ın “artık dininizi kemale erdirdim” demesi oldukça manidardır.

Erdem Uygan ve Dr. Fatih Orum’un beraber sundukları 04.12.2017 tarihli KÖK (Kur’an’ın Öğrettiği Kavramlar) programından derlenmiştir. Programı buradan seyredebilirsiniz.

Kur’an’da Eş Anlamlılığın İmkansızlığı ve Ba’s Kavramı

araf 111-suara37

Dilbilimcilerine göre bir kelimenin tamamıyla aynı anlama sahip eşanlamlısı yoktur. Mesela bir kelimeyle 10 cümle yazarsak, bu cümlelerin içinden kelimeyi çıkarıp eşanlamlısını yerleştirirsek cümle aynı anlamı ifade etmeyebilir. Dilbilgisi uzmanlarına göre bir dilde eşanlamlılığın olması o dilin zaafiyetini gösterir. Buna rağmen şu yollarla bazı eşanlamlılıklar olabilir:

  • Farklı dillerden eşanlamlı kelimenin gelmesi. Örneğin hediye ve armağan kelimelerini kullanabiliriz, hediye arapçadan girmiştir. Aynı şekilde hata ve yanlış kelimelerinden hata türkçeye arapçadan girmiştir.
  • Farklı lehçeden eşanlamlı kelimenin gelmesi. Bir bölgede yaşayanların irtibatının azalması ya da kopması neticesinde bir nesneye, kavrama vs. farklı kelimeler verilmiş olabilir. Patates, kumpir gibi.
  • Farklı anlamlı kelimelerin anlamlarının törpülenerek aynı anlama gelmesi. Eşanlamlılık konusundaki yazılarda örnek olarak verilen yollamak ve göndermek kelimelerinin, etimolojik olarak farklı anlamları olduğunu, daha sonra anlamların birbirlerine benzediğini biliyoruz.

Meallere bakacak olursak, dilbilimcilerine göre zaafiyet belirtisi olan ve olursa bile oldukça az olan eşanlamlılığın Allah’ın lafzı olan Kur’an’daki kök anlamları farklı olan kelimelere tek anlamın verildiğini görebiliyoruz. Oysa her kelimenin onu diğerinden ayıran bir farkının ve inceliği vardır.

Hangi kelimeden, kökten olduğuna dikkat etmeden meal yazmanın ya da okumanın büyük yanlışlara yol açabileceği aşikardır. Allah’ın kitabı dediğimiz Kur’an’da ince detaylara önem verilmemesi, kelimelerin gelişigüzel kullanılması kabul edilemez.

Örneğin aynı köke, aynı kalıba, aynı fiile sahip inzal kelimesinin harf-i cerin anlama etkisi farklılaşıyor. Benzer bir örneğe ingilizceden verecek olursak, look, look at, look after that’de olduğu gibi, aynı kök, kalıp ve fiile sahip kullanılırken, harf-i cerler farklı anlamlara sebep oluyor.

Eşanlamlı olduğu iddia edilen kelimelere aynı mana verildiği zaman, ayetler arası bağlantı da kopuyor ve çelişkiler meydana geliyor. Bakara suresinin 38. ayeti ve Taha suresinin 123. ayetlerini karşılaştırırsak, aynı kökten gelen, birinde sülasi diğerinde iftal kalıbında tebia ve ittebea kelimeleri kullanılıyor. İki ayette de aynı konudan bahsediliyor fakat “Allah bir ayette böyle, diğer ayette böyle tercih etti sebebini bilmilyoruz” ya da “bu bu bir edebi metindir, sıkıcılığı önlemek için Allah böyle uygun gördü” demek büyük yanlış olur. Bu iki ayetten bir kelimenin aynı kökten olsa bile farklı kalıplarda kullanılıyorsa mutlaka aralarında ince de olsa bir fark olması gerektiğini ve bu farkın tarafımızdan görülmesinin istendiğini anlayabiliriz. Ayet arasındaki farkı görmek için Kur’an’da İttiba Kavramı‘nı okuyabilirsiniz. Aynı kökten gelen ama farklı kalıplarda kullanıma başka bir örnek olarak Hicr suresinin 9. ayeti ve Nahl suresinin 44. ayeti verilebilir. İnzal ve Tenzil kavramlarının farklarını şu yazılarla görebilirsiniz: Kur’an’da İnzal Kavramı ve Kur’an’da Tenzil kavramı.

Türkçe’ye farsçadan geçen ve Kur’an’da kullanılmayan peygamber kelimesi Kur’an’da eşanlamlılığın imkansız olduğunu gösteren en önemli konulardan birisidir. Kur’an’da geçen Nebi ve Resul kelimelerinin peygamber olarak çevrilmesi, çelişkiye ve büyük hatalara sebebiyet vermektedir. Kur’an’da Nebi ve Resul (Bkz. Kur’an’da Nebi ve Resul kavramları) farkını bilmeyen kişiye bir çok konu açığa kavuşamayacaktır.

Kâlû ercih ve ehâhu veb’as fîl medâini hâşirîn(hâşirîne) (Şuara 36)

Kâlû ercih ve ehâhu ve ersil fîl medâini hâşirîn(hâşirîne) (Araf 111)

Şuara suresindeki ve Araf suresindeki iki ayete baktığımız zaman, iki ayetin de tek fark dışında aynı olduğunu görüyoruz. İki farklı kökten gelen iki kelime burda kullanıldığına göre bu veb’as ve ve ersil kelimeleri için eş anlamlıdırlar diyebilir miyiz?

Konuyu açıklığa kavuşturmadan önce ba’s kavramının diğer kullanımlarına bakalım: B-A-S kökünden kullanımlarda, bir şeyin atanması, tayin edilmesi, seçilmesi ve bir durum değişikliğini ifade ediyor. Sözlüklere baktığımızda kalkma, pozisyonun değişmesi anlamlarında kullanılıyor. Ölümden sonraki diriliş için bu kökten kelimeler kullanılıyor Kur’an’da. Bakara suresinin 246. ayetinde lehumub’as kullanılarak bir yöneticinin atanmasından bahsedilir. Hemen bir sonraki ayette bease kullanılarak Tağut’un atanmasından bahsedilir. Yine Bakara suresinin 129. ayetinde, İbrahim A.S.  dua ederken veb’as kelimesiyle bir resul seçilmesini, içlerinden birinin çıkarılmasını istiyor. Adı konulmuş, o görev için seçilmiş birisi varsa bease fiili kullanılmaz. Böyle bir durumda ersil kelimesi kullanılır. Nisa suresinin 35. ayetinde ayrılmayı düşünen çiftlerin bir hakem görevlendirmesi, seçmesi, tayin etmesi aynı kökten gelen feb’asû kelimesiyle anlatılıyor. Maide suresinin 30 ve 31. ayetlerinde Habil ve Kabil olarak bilinen kardeşlerin kıssası anlatılırken, naaşın gömülmesini katil kardeşe göstermesi için bir karga görevlendiriyor rabbimiz. Karganın görevlendirilmesi, seçilmesi, tayin edilmesi Fe beasallâhu kelimesiyle anlatılıyor. Eğer karganın görevi hep bu olsaydı burada ersele kökü kullanılmalıydı. Maide suresinin 12. ayetinde ve beasnâ kelimesiyle tayin olunan temsilcilerden bahsediliyor.

Gelelim yukarıda verilen Araf suresinde ve Şuara suresinde tek kelime farkla birbirinin aynısı olan iki ayete. Ayetin birinde görevlendirme, seçilme, tayin etme manasında kullanılan veb’as kelimesi, diğerinde gönderme anlamındaki ersil kelimesi kullanılıyor. Bizim burdan anlamamız gereken iki işlemin yapıldığı. Gönderme işlemi öncesinde, daha önce bu tür bir işi (sihirbaz getirme) yerine getirmemiş olan kişilerin tayin etme, seçme işlemi gerçekleşmiş olması gerekmektedir ve bu veb’as kelimesiyle anlatılmaktadır.

Şuara suresinin 53. ayetinde Firavun’un, Mısır’ı terkeden Musa ve halkının ardından yine toplayıcılar gönderdiğini görüyoruz. Fakat bu sefer veb’as yerine ersele kelime kullanılıyor. Çünkü devletin, kaçakları kovalayan askerleri ya da insan takip eden gözetleyicileri zaten olmaktadır ve onların görevi budur. Görevleri zaten bu olduğu için ersele kelimesi kullanılmaktadır.

Yüce Allah’ın uykuda insanı öldürüp tekrar diriltmesini konu edinen Enam suresinin 60. ve Zümer suresinin 42. ayetlerinde de yeb’asukum ve ve yursilul kelimeleri kullanılmış. Nefs’in ya da ruhun bir yerden bir yere intikal etmesi Zümer suresinde irsal ile anlatılırken, Enam suresinde gündüzleri sizi kaldırır (beas eder)  ile bir durum değişikliği, pozisyon değiştirme anlatılmaktadır.

Erdem Uygan ve Dr. Fatih Orum’un beraber sundukları 13.11.2017 tarihli KÖK (Kur’an’ın Öğrettiği Kavramlar) programından derlenmiştir. Programı buradan seyredebilirsiniz.

 

 

 

 

 

Kur’an’da Kavim Kavramı

Bu bir kitaptır ki ayetleri, bilenler topluluğu (kavmin) için Arapça kur’anlar (kümeler) halinde açıklanmıştır (fussilet). (Fussilet 3)

Yüce Allah bu ayette ayetlerin arap dilinin özelliklerinin kullanılarak kümeler (Bkz. Kur’an’da Kur’an Kavramı) halinde bilen topluluklar için detaylandırıldığını bildiriyor. Burda topluluğun bildiğinden kastedilen Kur’an’ı okumanın bir usulünün olması, bu usule göre tafsil edilmesi (Bkz. Kur’an’da Tafsil Kavramı) ve hikmetin (Bkz. Kur’an’da Hikmet Kavramı) çıkarılmasıdır. Bütün bunlar ise bir kavim-bir topluluk-bir ekiple yapılmalıdır.

Bakara suresinin ilk ayetleri, Lokman suresinin ilk ayetleri gibi ayetlerde Kur’an’ın yol gösterici, rahmet ve hikmet dolu olduğu belirtilir. Kur’an’ın bu özelliklerini keşfedilmek için bir ekip çalışması yapmaya ya da metod bilmeye gerek yoktur. Telefon örneği verecek olursak, telefonu herkes kullanabilir fakat bir arıza gösterdiğinde vs. bir bilenlerle irtibata geçmeliyiz. Kur’an’ın gösterdiği yoldan yürümeye tek başına çalışmak ve oradan Allah’ın nebilerine gösterdiği, onların da inananlara gösterdiği gibi hüküm çıkarmak (Nisa 105, Araf 52) için ekipler kurmak farklı şeylerdir. Nitekim insanların örneğin çöp sorununa çözüm bulmak için bir ekip kuruyoruz dersek, buna hiç kimsenin itirazı olmayacağı gibi, konunun uzmanları biraraya bilinçli bir şekilde gelir.

Çökmüş evleri oradadır; her şey yaptıkları yanlışlar yüzünden olmuştu. Bunda bilenler topluluğu için bir ibret vardır. (Neml 52)

Bu ayet ışığında bahsedilen yere gitsem, görsem tarihi geçmişini, nasıl evlerin çöktüğünü anlayabilir miyim ya da tek başına ortaya çıkarabilir miyim? Çıkaramayacağımız gibi bu tür tarihi kalıntıları bir rehber eşliğinde ziyaret edip pür dikkat dinleyerek dolaşıyoruz ve orada çalışan bilim adamlarını yadırgamıyoruz. Uzmanlar tarafından yapılan bir araştırma sonucu ortaya çıkan detaylar, insanlarla paylaşılınca insanlar için bir değer ifade eder. Kur’an’ı Kerim’de de ekipler tarafından yapılan tafsilat sonucu ortaya çıkan hikmet de insanlarla paylaşılınca insanlar için bir değer ifade eder.

Güneşi ziyâ (Işığın kaynağı), Ay’ı nûr (Işık kaynağının sebep olduğu aydınlık) yapan O’dur. Yılların sayısını ve hesabı bilesiniz diye onu menzil-menzil ölçülendirmiştir. Allah’ın yarattığı şeyler, gerçeğin kendisinden başka birşey değildir.Allah onu gerçek varlık olarak yaratmıştır. Allah, âyetlerini bilen bir topluluk için açıklar. (Yunus 5)

Ayette geçen ziya, nur, yılların sayısının hesabı için ölçülendirme gibi konularda tek başımıza araştırma yapmamız yeterli olabilir mi? Rabbimizin bu tür kevni ayetleri bilen bir topluluk için açıkladığını belirtmesi çok dikkat çekicidir. Kevni ayetlerin ve indirilen ayetlerin uzmanların ekiplerce araştırılmasından daha doğal ne olabilir?

Ey içine kapanan kişi! Az bir kısmı dışında gece kalk! Ya gecenin yarısı kadar ya yarısından biraz az! ya da yarısından fazla bir süre kalk da Kur’ân’ı yavaş yavaş ve düşünerek oku! (Müzemmil 14)

Senin ve seninle beraber olanlardan bir kısmının, gecenin üçte ikisine yakınını, yarısını ve üçte birini uyanık geçirdiğini Rabbin elbette biliyor. Gece ile gündüzün ölçüsünü koyan Allah’tır. Sizin bunu tam başaramayacağınızı bildiği için yüzünüze baktı (da işinizi kolaylaştırdı). Artık Kur’ân’ı kolayınıza geldiği zaman okuyun. O, içinizden hastaların olacağını, kiminizin Allah’ın lütfundan yararlanmak için yeryüzünü dolaşacağını, kiminizin de Allah yolunda vuruşacağını bilir. Öyleyse Kur’an’ı, kolayınıza geldiği zaman okuyun. Namazı tam kılın, zekâtı verin ve Allah için güzel bir ödünç ayırın. Bugün kendiniz için yaptığınız her hayrı, yarın Allah katında daha iyisiyle ve çok daha büyüğü ile bulursunuz. Allah’tan bağışlanma dileyin. Çünkü Allah’ın bağışlaması çok, ikramı boldur. (Müzemmil 20)

Mekke’de inen Müzemmel suresinin ilk ayetlerinden, Nebi’mize tekil bir emir verildiğini ve geceleri Kur’an’ı tertilen okumasının istendiğini görüyoruz. Surenin Medine’de inen son ayetinde ise bu emri tek başına değil diğer müminlerle beraber uyguladığını görüyoruz. Bunun iki sebebi olabilir. Birincisi müminlerin Muhammed A.S.’dan bir şeyler öğrenmek istemeleri olabilir ki bu çok doğaldır. İkincisi de Muhammed A.S. ile birlikte müminlerin ayetleri Allah’ın istediği gibi irtibatlandıran, tafsil edebilen ve hikmet çıkarmak isteyen kimseler olmaya çabalamasıyla alakalı olabilir. İlk ayetlerin mekki yani vahyin ilk yıllarında, son ayetin Medine’de indiğini varsayarsak Nebimizle birlikte müminlerin yaklaşık olarak 14 yıl boyunca her gece ayetler üzerinde çalışma yaptığını söyleyebiliriz.

Türkçemizde de zaman zaman kullandığımız bir kelime olan kavim topluluk, toplum anlamında kullanılıyor. Kuranı Kerim’de de çok yoğun bir şekilde kullanım alanı olan kavim hem fiil olarak hem de isim olarak, farklı isim formlarında da kullanılıyor. Kelimenin kökünde herhangi bir şeyi ayakta tutmak anlamı var. Mesela ayakta durma, ayağa kalkma anlamındaki kıyam ve hatta kıyamet gibi kelimelerin kökü bu. Kavim de bir şeyi, o ne olursa olsun, yürürlükte bulundurmak, onu devam ettirmek, onun unutulmamasını sağlamak amacıyla toplanan, hedef ve amaç birlikleri olan toplulukları anlatmak için Kur’an’ı Kerim’de kullanılıyor. Kur’an’da “namazı ikame etme” şeklinde geçen cümleler hep bu fiille kullanılır. Namazı ikame etme de, namazı devam ettirme, tam yapma, ayakta tutma anlamına geliyor.

De ki “Ey Ehl-i Kitap, Tevrat’ı, İncil’i ve Rabbinizden size indirilmiş olanı tam olarak yerine getirmedikçe (ikame etmedikçe) temelsiz kalırsınız.” Rabbinden sana indirilen (Kur’an), onlardan çoğunun azgınlığını ve küfrünü arttıracaktır. Artık o kâfirler topluluğuna (kavmil kâfirîn) üzülme. (Maide 68)

Çeşitli topluluklara verilen ilahi kitaplardaki emirleri ikame etmeyenler, devam ettirmeyenler, tam yapmayanlar Allah tarafından ayetin sonunda kafirler topluluğu olarak nitelendiriliyor.

Hepsi bir değildir, Ehl-i Kitap içinde dik duruşlu bir toplum da (ummetun kâimetun) vardır. Onlar gecenin bölümlerinde Allah’ın âyetlerini okur (yetlûne), secde ederler. (Al-i İmran 113)

Ayette bu defa ummetun kâimetun tabiriyle karşılaşıyoruz. Bunlar bir şeyi ayakta tutmak için yapılması gereken şeyi yapan bir topluluk ve yaptıkları da Allah’ın ayetlerini tilavet etmek (Bkz. Kur’an’da Tilavet Kavramı) ve bunları da gecenin bölümlerinde yapıyorlar. Bunu gecenin bölümlerinde yapması yukarıda bahsedilen Müzemmil suresinin ayetleriyle irtibatlandırılabilir. Ayakta tutma (Kıyam) ile ilgili olarak Nisa suresinin 5. ve Maide suresinin 97. ayetlerine de bakılabilir.

Erdem Uygan ve Dr. Fatih Orum’un beraber sundukları 30.10.2017 tarihli KÖK (Kur’an’ın Öğrettiği Kavramlar) programından derlenmiştir. Programı buradan seyredebilirsiniz.

 

Kur’an’da Kitap Kavramı

mübin

En iyi bildiğimizi düşündüğümüz kavramların bile yabancısı olduğumuzu görüyoruz sıklıkla. Zihnimizde bulunan haliyle K.Ö.K. programı çerçevesinde binlerce kez Kitap kavramına atıfda bulunduk. Ancak bir kavram ile ilgili Kur’an’da tarama yaptığınız vakit, o kavramla irtibatlı başka kavramlarda buluyorsunuz ve anlamak istediğiniz kavramı öğrenebilmek için bütün bu kavramları araştırmanız gerekiyor.

279 ayette 319 kez geçen bu kavram türkçemizde de kullanılıyor bildiğimiz üzere. Kitap dediğimizde sayfalardan oluşan, kayıt altına alınmış yazı anlıyoruz. Aynı kökden gelen katip, kütüphane, mektup gibi kelimelerde türkçemizde kullanılıyor. Dini literatürde kitap denildiğinde özel bir anlam ifade eder ve herhangi bir hükme varırken Kur’an’ı Kerim’den bir ayetten malumat alınır.

Kök olarak K-T-P kelimelerinden oluşur. Anlam olarak iki parçayı bağlamak, birleştirmek, ipe boncukları dizmek yani parçaları bir araya getirme manasında kullanılır. Günümüz Arapçasında anlam olarak parça birleştirmeden yazmaya kaymıştır. Yazma anlamının çıkması harflerin bir araya getirilmesiyle alakalıdır. Kur’an’da bir şeyi kalemle yazma anlamında da kullanılır (Bakara 79 yektubûnel kitâbe). Ayette maddi olarak bir kitap yazmadan ve manevi anlamda Allah’a atfedilen bir yazmadan bahsediliyor. Birleştirilen yazıların kitap haline gelmesi ve Allah katından böyle bir kitap beklentisi içinde olmalı ki insanlar, başkaları “bu Allah katındandır” diyerek onları aldatmaya çalışıyor.

Vahyin kayda geçmesiyle alakalı olarak Enam suresinin 7. ayeti de örnek olarak verilebilir. Türkçemizde de kullanılan kırtasiye kelimesi kullanılarak “kağıt üzerine yazılmış kitap” indirmekten bahsediliyor. Kırtas kelimesinin çoğulu Musa A.S.’a verilen emirler olarak da kullanılır Kur’an’da.

Süleyman A.S.’ın Belkıs’a yolladığı mektup Neml suresinin 29. ayetinde de kitap olarak geçiyor Kur’an’da. İki kelimede aynı kökten geldiği için, harflerin bir araya getirilip kağıda yazılmasından dolayı mektup yerine kitap kelimesini kullanıyor Rabbimiz.

Kitap kelimesinin Kur’an’da geçen bir başka ayete ya da başka bir ayetdeki hükme atıf olarak kullanıldığını da görüyoruz. Günümüzde bir yazarın parantez içinde Sayfa x’deki 2. paragrafa bakınız şeklinde bir not vermesi gibi diyebiliriz buna. Kur’an ayetleri de vahiy sürecinde kayda alındığı için başka bir “sayfaya” atıfda bulunması normaldir. Örneğin Bakara suresinin 183. ayetinde orucun üzerimize yazılmasından bahsedilir. Yani artık vahiy geldi, tebliğ edildi, kayda alındı, sayfalara yazıldı. Yine kulun yaptığı her şeyin kayıt altına alınması da kitap ile ifade edilir pek çok ayette ve bu Kitap kavramının kayıt anlamının ön planda olduğunu gösteriyor.

Başka bir ayete ya da hükme atıf olarak kullanımının örneğini Bakara suresinin 235. ayetinde görüyoruz. Dul kadınlara evlilik teklifiyle ilgili konulardan bahsedilirken kitâbu eceleh diyerek Kitapda bekleme süresine yani bir önceki ayete atıfda bulunulurken kitap kelimesi kullanılıyor. Enfal suresinin 68. ayetinde daha önce Allah tarafından verilen bir hüküm, vaat kitap kelimesiyle ifade ediliyor. Nisa suresinin 127. ayetinde fetva isteyenlere, kitapta konuyla alakalı ayetlerin (aynı surenin başlarında Nisa 2-3) bulunduğundan bahsediliyor.

Kur’an’da sık sık önceki ümmetlerin kitaplarına da atıfda bulunulduğunu görüyoruz (Bakara 101 kitâballâhi). Enam suresinin 83. ayetinden itibaren bir çok nebinin adı sayıldıktan sonra 89. ayetinde bu nebilere kitap verildiğini görüyoruz.

Kitabın indirilmesi Kur’an’da inzal ve tenzil kavramlarıyla bildirilir (Bkz. Kur’an’da Tenzil Kavramı ve Kur’an’da İnzal kavramı). Bilhassa Tenzil kavramı incelendiğinde, “vahiy Allah’dan gelmiştir fakat resuller onları kendi kelimeleriyle tebliğ etmiştir” diyenlerin teorisinin çürütüldüğünü görüyoruz. Tenzil vahyin kaynağına vurgu yapıldığında, yani Allah tarafından geldiği belirtildiğinde kullanılırken, inzal vahyin tebliğ aşamasında kullanılıyor. Örneğin Kur’an’da yağmur ve dolunun tenzilinden bahsedilir, çünkü o Allah katından gelir. Sudan Allah katından gelen olarak bahsedilince tenzil edilmesinden fakat ölü toprağın diriltilmesinden bahsederken inzalinden bahseder Kur’an. Aynı şekilde demirde öyledir. Demir gökden inen bir şey olmadığı için inzalinden bahsedilir. Hayvanlarında yününden, sütünden bahsedilirken inzal edilmesinden söz edilir. Allah’dan gelen bir şeyin belli bir metotla işlenmesi söz konusu olunca inzal kavramı kullanılıyor diyebiliriz.

Yusuf suresinin ilk ayetlerinde Kur’an’ın mübin (apaçık) olduğundan ve Arapça kuran olarak inzal edildiğinden bahsedildiği için, burda da kitabın belli bir metotla anlaşılmasının sağlanmasına, içinden hikmet çıkarılmasına vurgu var diyebiliriz.

Bakara suresinin 174. ve 176. ayetlerinde inzal ve tenzilin farkını açıkca görüyoruz. İlk ayette Allah’ın inzal ettiğini gizleyenlerden bahsederken, Allah tarafından indirilen ve insanlara duyurulmuş olan vahyin, hükümlerin gizlenmesinden bahsediliyor. Daha sonraki ayette ise Allah’ın kitabı tenzil ettiği belirtilerek asıl kaynağın kim olduğunu anlıyoruz.

Bir çok surenin başlarında aşina olduğumuz, kitabın mübin olmasından ve Arapça kuranlar olmasından bahsedilir. Kitabı mübin yapan, onun Arapça kuran şeklinde oluşturulmuş halidir ve Kur’an’da kitap dendiğinde bunu anlamalıyız. Kuran şeklinde oluşturma ve inzal edilmesi mübin olmasını sağlar (Bkz. Kur’an’da Kur’an Kavramı). Arapça kuran kümeleri şeklinde inzal edilmesi demek, içinde bir metot barındırıyor ve bu metodun anlaşılması demekken, mübin olması demek, içerisinde böyle bir yapının oluşturulması demektir.

Kitabın diğer bir özelliği de kitabel hakim olması yani hikmeti barındırıyor olmasıdır (Yunus 1). Rad suresinin 37. ayetinde bu defa Arapça kuran yerine Arapça hükümlerin inzal edilmesinden bahsediliyor. Dolayısıyla her Arapça kuranın hikmet barındırdığını söyleyebiliriz (Bkz. Kur’an’da Hikmet Kavramı).

Kitap kavramının en fazla irtibatta olduğu kavramlar ayet ve Kur’an kavramlarıdır. Enam suresinin 114. ayetinde kitabin inzalinden ve mufassal olduğundan bahsediliyor. İnzal öncesi Allah tarafından tenzil edilen, kayda alınan ve Arapça kuran kümelerinden oluşan ve hüküm barındıran kitap mufassal yani detaylandırılmıştır (Bkz. Kur’an’da Tafsil Kavramı). Ayetten kitabın Allah tarafından tenzil edilip edilmediğinin kararını, ehli kitabın inzal edilenle vermeleri gerektiğini anlıyoruz. Muhkem ve müteşabih ayetlerden çıkan neticeler bu işin ilmini bilen kişiler tarafından o kitabın Allah’tan olup olmadığını anlamalarını sağlıyor:

“Kitab’ı sana O indirmiştir. Ayetlerin bir kısmı muhkemdir (hüküm bildiren, kısa ve öz ayet); onlar Kitab’ın (Bir konunun anlam kümesinin) ana ayetleridir. Diğerleri müteşabih (muhkeme benzer, konuyu detaylandıran) olanlardır. Kalplerinde eğrilik olanlar, istedikleri te’vili (bağlantıyı) kurup istedikleri fitneyi çıkarmak için Kitap’tan, kendi eğrilikleriyle benzeşene uyarlar. Oysa onun te’vilini (bağlamını) sadece Allah oluşturur. Bu ilimde (metodda) sağlam duruş gösterenler şöyle derler: “Biz, bu ilme (metoda) inandık, hepsi (muhkem de müteşabih de tevil de) Rabbimiz katındadır.” Zikre (doğru bilgiye) sadece dik duruşlu olanlar ulaşabilirler.” (Al-i İmran 7)

Erdem Uygan ve Dr. Fatih Orum’un beraber sundukları 27.03.2017 tarihli KÖK (Kur’an’ın Öğrettiği Kavramlar) programından derlenmiştir. Programı buradan seyredebilirsiniz.

Kur’an’da İttiba ve İtaat Kavramları

islamic_wallpaper_10

İtaat Türkçemizde de kullanılan bir kelime. Arapçadaki ve Kur’an’daki kullanımının da aşağı yukarı aynı olduğunu düşünerek itaatin geçtiği bütün ayetler itaat etme olarak meallendirilir. Kur’an’daki kullanımına bakarak itaat kelimesinin geçtiği ayetlere bakarak genel bir çerçeve çizmeye çalışalım.

Kur’an’da geçen Tebyin, Tafsil, Tasrif gibi kavramların meallerde genelde açıklama olarak anlamlandırıldığını görüyoruz. Böylelikle kavramlar tam karşılığını bulamıyor ve anlamlar buharlaşmış oluyor. Benzer bir sorun ittiba ve itaat kavramlarında da karşımıza çıkıyor.

Örneğin Enam suresinin 116. ayetinde tutı’ (İtaat) ve yettebiûne (İttiba) kelimelerine genelde uymak ve tâbî olmak meali verilir. Verilen iki anlam da aslında aynı olduğundan kabaca şöyle bir meal çıkıyor ortaya: “Yeryüzünde olanların çoğunluğuna uyacak olursan seni Allah’ın yolundan saptırırlar. Onlar sadece zanna uyuyorlar“. Nebi ve resul kavramlarında olduğu gibi, iki ayrı kelimenin kullanılması tesadüfi ya da sadece edebi olamaz. Yine aynı surenin 121. ayetinde eta’tumû-hum (itaat) kelimesine meallerde genelde uymak diye anlam veriliyor.

Benzer bir kargaşa Ahzab suresinin 66 ve 67. ayetlerinde de karşımıza çıkıyor. Genelde eta’nâllâhe Allah’a itaat, eta’ner resûlâ peygambere itaat olarak çevrilirken, 67. ayette de kullanılan eta’nâ nedense uymak olarak çevriliyor. İtaat kelimesinin Kur’an’daki anlamını kavramayı sağlayacak ayetlerden birisi Nisa suresinin 34. ayetidir. Halk arasında kadınları dövme yetkisini erkeklere veren ayet olarak yanlış bir biçimde bilinen ayette kullanılan in ata’ne-kum genelde “Eğer size itaat ederlerse” şeklinde meallendirilir. Kadının hem dövüldüğü ve hem de zorla itaat ettirilmesi hiç bir şekilde kabul edilemez.

Burada Türkçemize itaat kelimesinin farklı bir şekilde dilimize girdiğini belirtmeyiz. İtaatın baskıyla olamayacağı bir arap tarafından çok iyi bilinebiliyor. Türkçemizde “Köpeğe zorla itaat ettirdi” gibi bir cümle kullanmak mümkünken Arapçada bu mümkün değildir. Zorlama Arapçada itaatın tam zıttı olduğundan zorla itaat Arapçada cümle olarak mümkün değildir. Örneğin Türkçemizde “gönlünü aldı” cümlesi mümkünken, “zorla gönlünü aldı” diyemeyiz. Bu yüzden itaat derken, Türkçemize yerleşmiş manasıyla değil, Rabbimizin de kullandığı, Arapçada halen bulunan manasıyla görmemiz gerekmektedir ki, buna en güzel anlam “gönülden kabul etmek” şeklinde verilebilir.

İtaat Kur’an’da hem fiil hem de çeşitli isim kalıplarıyla yoğun bir kullanıma sahip. Hepsinin temel anlamında zorlama ve baskı olmadan, bir şeyi gönüllü olarak yapmak, rıza göstermek, o yönde tercihini kullanmak, o yönde tarafını belirlemek anlamında kullanılıyor. Arap dilinin ilk lügati olan Kitabü’l-ayn’da itaatın kökü olan Tav fiiline zorlamanın zıttı denir. Kur’an’dan örneklerle devam edelim.

“Aynı zamanda duman halindeki göğe yönelmiş, ona ve yere: “İsteyerek veya istemeyerek emrime girin!” demişti; ikisi de “İsteyerek emrine girdik” diye cevap vermişlerdi.” (Fussilet 11)

Allah ayette göğe ve yere bir emir veriyor ve iki seçenek sunuyor. Emir yerine gelecek fakat seçeneklerin biri itaat ederek (tav’an) diğeri ise itaat etmeyerek (kerhen), yani biri gönülden, isteyerek emre uyma, diğeri zorla, baskıyla, rızasız, gönülsüz. Kur’an’da bir emri yerine getirmek de ilerde ayetlerle göreceğimiz gibi ittiba olarak geçiyor. Dolayısıyla gök ve yer emre uymakla ittiba etmiş oluyorlar. İtaat ederek ya da etmeyerek ittiba etmeleri ise onlara seçenek olarak sunuluyor. Örneğin bir memur, amirinin verdiği görevi yerine getirdiği zaman ittiba etmiş olur. Bunu gönülden yapıyor ise itaat ederek görevini yapmış olur.

Tav’an ve kerhen kelimelerinin geçtiği bir diğer ayet de Al-i İmran suresinin 83. ayeti. Bir önceki ayetin müteşabihi olan bu ayette sadece gök ve yerin değil, gökte ve yerde bulunanlarında gönülden ve ya zorla teslim olduğunu görüyoruz. Bu iki kelimenin yan yana kullanıldığı diğer ayetler Tevbe 53 ve Rad 15‘dir.

Kur’an’da itaat geçen kelimelerin tarandığı zaman itaatin yani gönülden bir tercihte bulunmanın, bir taraf belirlemenin bir makam olduğu görülüyor. İtaat edilen makam genelde Allah’tır. Aynı zamanda Resul’e itaatin geçtiği ayetler de vardır ki, resulün görevi tebliğ etmek, yani kitaba yönlendirmek olduğundan ve kitap da Allah’tan geldiği için yine makam Allah’tır. Zaten Nisa suresinin 80. ayetinde Resule itaat eden yani gönülden kabul eden Allah’a gönülden bağlanmış demek olur ve bu yüzden Nebi’ye itaat diye bir ayet de yoktur.

Yukarıda da bahsedilen Enam suresinin 116. ayetinde itaat edilen yani gönülden bağlanılan makam da bir çoğunluk, blok, otoritedir. O tarafın yoluna giden Allah’ın yoluna (an sebîlillâhi) değil tam ters istikamete gitmiş olur ve böylece zanna ittiba etmiş, tâbî olmuş olurlar. Bir sonraki ayette Rabbimiz, kendi yolundan sapanları da yola gelenleri de iyi bildiğini belirtiyor. Enam suresinin 117. ayetinin müteşabihi olan Kalem suresinin 7. ayetinden itibaren bakacak olursak, 8. ayetten 15. ayete kadar itaat edilen (gönül rızasıyla bağlanılan) yalancıların özellikleri sayılır. Bu tür kişilerin malları ve çocukları çoktur, Allah’ın ayetlerini eskilerin satırları diye hafife alırlar vs.

İtaat edilmemesi (gönül rızasıyla bağlanılmaması) gereken bir diğer çoğunluğu Rabbimiz bize Al-i İmran suresinin 99. ve 100. ayetlerinde tanıtıyor. Allah’ın yolundan (an sebîlillâhi) men etmeye çalışan bir kısım Ehli Kitaptan yana gönülden tercihimizi kullanırsak bizi kâfir yaparlar. Yine Al-i İmran suresinin 168. ayetinde savaşa katılmayanların, katılanlar için “bize lev atâûnâ (itaat etselerdi)” dediklerini görüyoruz. Yani tercihlerini gönül rızasıyla bizden yana kullansalardı denilen ayetin mealinde genelde “bize itaat etselerdi, uysalardı, bizi dinleselerdi” diye anlam veriliyor.

Zuhruf suresinin 54. ayetinde halkının firavuna itaat ettiğini görüyoruz, yani tercihlerini gönüllerinden gelerek ondan yana koydular. Haşr suresinin 11. ayetinde Müslümanlara karşı ittifak kuran münafıkların Müslümanlara itaat etmeyecekleri yani gönül rızasıyla tercih etmeyeceklerini öğreniyoruz. Bu ayetin müteşabihi olan Muhammed suresinin 26. ayetinde yine Allah’ın indirdiğini beğenmeyenlere itaatten bahsediliyor.

Ahzab suresinin ilk ayetlerinde Nebi’ye yönelik olarak “kâfirlere itaat etme” deniyor. Medeni bir sure olan Ahzab suresinde, yıllardır resullük yapan bir kişiye klasik anlamda “kâfirlere itaat etme” denmesi mantıksızdır. 1. ayette söylenmek istenen 2. ayette daha da belirginleşiyor ve nebinin daima Allah’ın vahyine ittiba etmesi yani tâbî olması gerektiği bildiriliyor. Nebinin vahye ittiba etmesi demek, nebinin de resule itaat etmesi (gönül rızasıyla tercih etmesi) demektir, böylece iki kavram arasındaki fark yine belirginleşmiş oluyor. Resulün görevi insanlara duyurmaksa (Tegabun 12), resule itaat onun tebliğ ettiği şeye itaattir. Vahiy de Allah’tan geldiği için resule itaat Allah’a itaat demektir. Tegabun suresinin 12. ayetinin müteşabihi olan Nur suresinin 54. ayetinde benzer ifadelerle Resulün görevinin sadece tebliğ olduğunu görüyoruz. Böylece Nisa suresinin 80. ayetinde gördüğümüz gibi gönülden tercihini Resulden yana yapan Allah’tan yana tercihini yapmış olur.

İstismar edilen bir başka ayet olan Nisa suresinin 59. ayetinde Allah ve resulü dışında, kayıtsız şartsız yetki sahiplerine de itaat edilmesi gerektiği belirtilir klasik anlayışta. Oysa kayıtsız şartsız itaat ettiğimiz bir yetki sahibiyle anlaşmazlık yaşamamız söz konusu olamaz. Demek ki anlaşmazlık yaşandığı zaman konuyu Allah’a, Resule yani vahye taşıdığımıza göre, burada da bir gönülden tercih vardır. Eğer yetki sahibi Allah’a karşı geliyorsa ona itaat etmemiz yani gönülden tercih etmemiz söz konusu olamaz.

Türkçemizde de tabi olmak, uymak, peşinden gitmek, takip etmek gibi anlamlarında kullandığımız ittiba Arapçada da aşağı yukarı aynı anlam merkezinde kullanılır. Kelimenin kök anlamında bunlar varken İttiba kelimesinin “birisine uymanın gerektirdiği yükümlülükleri yerine getirmek” anlamıyla itaat kelimesi arasında bir irtibat bulunmaktadır. İtaat gönül rızasıyla tarafını belirlemeyken, ittiba bu taraf belirleme sonucu ortaya çıkan görevleri yerine getirmedir.

T-B-A kök harflerinden oluşan kelimenin kullanımları Kur’an’da örneğin Naziat suresinin 7. ayetinde yer almaktadır.  Artçısı da peşinden gelecek, onu takip edecek şeklinde anlam verilebilecek olan ayette ki tetbeu-hâ kelimesinin kök anlamı bu ayette belirgin bir şekilde görülüyor. Mümin suresinin 47. ayetinde tebean kelimesiyle yine takip etme, uyma, peşinden gitme anlamlarını görüyoruz. İsra suresinin 69. ayetinde tebîan kelimesiyle araya kimse giremez anlamını taşıyan T-B-A kökünden bir kelime kullanılıyor.

“Onlara ‘Oradan hep birlikte inin! Tarafımdan size bir rehber gelirse, rehberime uyanlarda (tebia) ne korku olur ne de üzüntü çekerler.’ dedik.” (Bakara 38)

“Allah: “Her ikiniz de biri birinize düşman olarak o bahçeden inin!” dedi. “Benim tarafımdan size doğru yolu gösteren bir rehber gelirde kim o rehbere uyarsa (men ittebea) artık o ne sapar, ne de mutsuz olur.”” (Taha 123)

İki ayette de Adem, Havva ve iblise yönelik olarak bahçeden inin dedikten sonra Bakara suresinde kelimenin kök anlamıyla bir rehbere uyma (tebia) denilirken Taha suresinde iftial babıyla ittiba kelimesi kullanılıyor. Rabbimiz fiilin iki farklı şeklini gelişigüzel, değişiklik olsun diye gibi sebeplerden dolayı kullanmamıştır muhakkak. Allah’ın yolladığı rehberin getirdiği emirlere, yasaklara ittiba etmek demek onlara harfiyen uymak demektir. İttiba tabi olduğumuzun fiille göstergesidir. İttiba kalıbı kullanıldığı zaman imtihan süreci devam etmektedir, yani kişinin ölüm sonucu imtihan süreci bitmemiştir. Bakara suresindeki ayette süreç tamamlandığı için tabi olup olmadığına karar verilmiş oluyor. Taha suresindeki ayette süreç tamamlanmadığı için, yani imtihan süreci bitmediği için ittiba aşamasından bahsediliyor denilebilir. Bu iki ayetten bir kelimenin aynı kökten olsa bile farklı kalıplarda kullanılıyorsa mutlaka aralarında ince de olsa bir fark olması gerektiğini ve bu farkın tarafımızdan görülmesinin istendiğini anlayabiliriz.

“Allah dedi ki “İn oradan; yerilmiş ve kovulmuş olarak. Hele onlardan biri sana uysun (tebiake), cehennemi sizinle dolduracağıma yemin ederim.”” (Araf 18)

Cehennemin doldurulması aşaması, son kararın verildiği anlamına geliyor. Rabbimiz burada yine yalın kök anlamını kullanarak artık hesabın görüldüğüne atıfta bulunuyor yani ittiba süreci bitmiş. Rabbimizin iblise söylediği ifadeleri ve tebia kalıbıyla İsra suresinin 63, Sad suresinin 85. ayetlerinde de görüyoruz.

İttiba aşaması dünyada devam ederken şeytanın peşinden gitmek ile ilgili ayetlerde ise ittiba kelimesi kullanılıyor:

“Kendilerine güven veya korkuya dair bir haber geldiğinde onu yayarlar. Hâlbuki o haberi Elçi’ye ve kendi yetkililerine götürselerdi, yorum yapabilenler gerçeği anlarlardı. Allah’ın lütfu ve ikramı olmasaydı, pek azınız bir yana, şeytana uyardınız (letteba’tumuş şeytâne)” (Nisa 83)

Kıblenin değiştirilmesiyle ilgili ayetlerde kelimenin hem mastarının hem de çeşitli kalıplarının birçok defa kullanıldığını görüyoruz:

“Kendilerine Kitap verilenlere bütün ayetleri (delilleri) getirsen senin kıblene uymazlar (mâ tebiû). Sen de onların kıblesine uyacak (bi tâbîın) değilsin. Onlardan hiçbiri diğerinin kıblesine de uymaz (bi tâbîın). Sana gelen bu bilgiden sonra onların isteklerine uyarsan (initteba’te), yanlış yapanlara karışır gidersin.” (Bakara 145)

Tabi olmak şeklinde 4 defa bir kullanım var ayette. Bu üç kullanımda sürecin bitmesiyle alakalı bir kullanım söz konusudur. Son seferde ise “gelen bilgiden sonra” denilerek ittiba kelimesiyle sürecin devam ettiğini ve ittiba gerçekleşirse “yanlış yapanlara karışır gidersin” deniliyor.

Benzer başka bir ayette yine Bakara suresinin 120. ayetidir:

“Dinlerine uyana (tettebia) kadar Yahudisi de Hristiyanı da senden asla hoşlanmaz. De ki: “Doğru yol Allah’ın gösterdiği yoldur.” Sana bu bilgi geldikten sonra tutar da onların isteklerine uyarsan (initteba’te), Allah’ın ne veliliğini (dostluğunu) ne de yardımını görürsün.” (Bakara 120)

Ayette yine imtihan süreci devam ettiğinden dolayı ittiba kavramının kullanıldığını, eğer süreç böyle sonlanırsa, yani “onların isteklerine uyarsa” yani onlara tabi olursa Allah’ın yardımını göremeyeceğini anlıyoruz.

Kur’an’ı Kerim’de bu kelimenin ifal kalıbının da epey kullanımı var. Bunlara örnek olarak Yunus suresinin 90. ayeti (etbeahum-birilerinin birilerini takibe alması), Araf suresinin 175. ayeti (etbeahuş şeytânu-şeytan onu takibe aldı) verilebilir.

İttiba’nın zıttı olarak Kur’an’da isyanı görüyoruz. İbrahim suresinin 36. ayetinde tebianî kelimesiyle imtihan sürecini başarıyla noktalayıp Allah’a uyanlardan ve asânî kelimesiyle bunun zıddını yani asi olanları görüyoruz. Hud suresinin 59. ayetinde vettebeû (ittaba) – ve asav (isyan) kelimelerini birbirlerinin zıttı olarak görüyoruz. Diğer bir ayette Nuh suresinin 21. ayetidir.

İttiba kelimesi Kur’anda ayrıca Allah’ın rızasına ittiba, millete ittiba, hevaya ittiba, nura (kitaba) ittiba (Araf 157), zorbalara ittiba, şehvete ittiba, rehbere ittiba, hakka ittiba, kitaba ittiba, şeytanın adımlarına ittiba (adım yürüyüş devam ettiği için atıldığı için imtihan süreci devam etmektedir, o yüzden ittiba kullanılır bu ayetlerde), resullere ittiba, yola ittiba (Allah’ın yoluna), şeriata ittiba, atalara ittiba şeklinde kullanımlara sahiptir.

İtaat  gönüllü olarak tercihte bulunma, tarafını belli etme denilebilirken ittiba amelle, fiille ilgilidir. Yani bir takım şeyleri yapıp yapmama, onun gereğini yerine getirip getirmemeyle alakalıdır. Münafıklardan, namaza üşene üşene kalkanlardan bahseden Kur’an sayesinde amelin gösteriş için, beklenti için yapılabileceğini biliyoruz. İttiba edenlerin gerçekten tabi olup olmadığına imtihan süreci bittikten sonra Allah karar verecek. Dolayısıyla ittiba hayat boyu devam edecek, ittiba sonucu Allah’a tabi olup olmadığımız anlaşılacak. Allah’a ve resulüne itaat edersek, Allah’ın indirdiğine ittiba etmeliyiz ve süreç sonunda Allah’a tabi olduğumuz için ödüllendirileceğiz.

De ki: “Allah’ı seviyorsanız bana uyun (fettebiûnî) ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Bağışlaması çok, iyiliği bol olan Allah’tır.
De ki: “Allah’a yani Kitabına itaat edin (etîûllâhe).” Yüz çevirirlerse bilsinler ki Allah, âyetleri görmezlikten gelenleri (kâfirleri) sevmez.”. (Al-i İmran 3132)
“Anan ve baban, hakkında bir bilgin olamayacak şeyi bana şirk koşman için baskı yaparlarsa sakın itaat etme (lâ tutı’humâ) ama dünya işlerinde iyi geçinmeye devam et. Sen, bana yönelen kimsenin yoluna uy (vettebi). Sonunda dönüşünüz banadır; neler yaptığınızı size, o zaman bildireceğim.” (Lokman 15)

“Kitab’ı sana O indirmiştir. Ayetlerin bir kısmı muhkemdir (hüküm bildiren, kısa ve öz ayet); onlar Kitab’ın (Bir konunun anlam kümesinin) ana ayetleridir. Diğerleri müteşabih (muhkeme benzer, konuyu detaylandıran) olanlardır. Kalplerinde eğrilik olanlar, istedikleri te’vili (bağlantıyı) kurup istedikleri fitneyi çıkarmak için Kitap’tan, kendi eğrilikleriyle benzeşene uyarlar (yettebiûne). Oysa onun te’vilini (bağlamını) sadece Allah oluşturur. Bu ilimde (metotta) sağlam duruş gösterenler şöyle derler: “Biz, bu ilme (metoda) inandık, hepsi (muhkem de müteşabih de tevil de) Rabbimiz katındadır.” Zikre (doğru bilgiye) sadece dik duruşlu olanlar ulaşabilirler.” (Al-i İmran 7)

Erdem Uygan ve Dr. Fatih Orum’un beraber sundukları 13.2.2017 ve 27.02.2017 tarihli KÖK (Kur’an’ın Öğrettiği Kavramlar) programlarından derlenmiştir. Programları Youtube üzerinden (13.2.2017 tarihli program, 27.2.2017 tarihli program) seyredebilirsiniz.

 

Kur’an’ı Okuma-Anlama Usulü

metod

Kur’an’ın Allah tarafından indirildiğini anlamamazı sağlayan faktörlerden biri de Kur’an’ın içindeki metotdur. (Diğerleri için bkz. Kur’an ve Olağanüstülükleri ve “De ki “Ne dersiniz?! Ya O Allah Katındansa!..”) Kur’an Allah tarafından indirildiği için doğal olarak iddialı bir kitaptır. Allah defalarca Kur’an’ın kendi katından indirildiğini ve Kur’an’ın benzerini getirin (İsra 88), benzer on sure getirin (Hud 13), benzer bir sure getirin (Bkz. Kur’an’da Sure Kavramı) diye de meydan okuyor:

“Bu Kur’an, başkası tarafından uydurulup Allah’a mal edilmiş değildir. Aksine önceki kitapları (kendinde olanla) doğrulayan, o kitapları açıklayan, içinde şüpheye yer olmayan ve bütün varlıkların sahibi tarafından indirilmiş olan kitaptır. Yoksa onu o (Muhammed) uydurdu mu diyorlar? De ki: “Allah ile aranıza koyduklarınızdan çağırabileceğiniz herkesi çağırın da onun dengi bir sure getirin. Samimiyseniz yaparsınız” Aslında onlar, Kur’an’daki ilmi anlamadan, (ayetler arası) iç bağlamı henüz ortaya çıkmadan yalana sarıldılar. Onlardan öncekiler de böyle yalana sarılmışlardı. Yanlışlar içindekilerin sonunun nasıl olduğunu bir düşün.” (Yunus 3739 Ayrıca bkz. İsra 88, Bakara 23)

Tur suresinin 34. ayetinde meydan okuma sureden hadise (söz) düşüyor. Peki ama Kur’an’ın metninde onu benzersiz kılan nedir?

Üstteki Yunus suresinin 39. ayetinde Allah kavranamayan bir ilimden ve ayetlerin bağlamından bahsetmektedir ve (Bkz. Kur’an’da İlim Kavramı ve Kur’an’da Tevil Kavramı) bu ilim ve bağlam ortaya çıkmadan öncekilerin de yalana sarıldıklarını öğreniyoruz. O halde sadece Kur’an değil diğer tüm vahiyler de belli bir ilme ve belli bağlantılara göre indirilmiştir. Bu ilmi kendi kitabından bilen ve kendisinden sonra gelecek resule tabi olma gibi ağır bir yükü üstlenen Ehli Kitap (Al-i İmran 81), resul olduğunu iddia eden kişinin getirdiği vahyi inceleyip, bu ilim sayesinde kendilerinden sonra gelen kitabın, kendi kitaplarını tasdik edip etmediğini anlayabilmektedir (Bkz. Kur’an’da Tasdik Kavramı).

“Kitab’ı sana O indirmiştir. Ayetlerin bir kısmı muhkemdir (hüküm bildiren, kısa ve öz ayet); onlar Kitab’ın (Bir konunun anlam kümesinin) ana ayetleridir. Diğerleri müteşabih (muhkeme benzer, konuyu detaylandıran) olanlardır. Kalplerinde eğrilik olanlar, istedikleri te’vili (bağlantıyı) kurup istedikleri fitneyi çıkarmak için Kitap’tan, kendi eğrilikleriyle benzeşene uyarlar. Oysa onun te’vilini (bağlamını) sadece Allah oluşturur. Bu ilimde (metodda) sağlam duruş gösterenler şöyle derler: “Biz, bu ilme (metoda) inandık, hepsi (muhkem de müteşabih de tevil de) Rabbimiz katındadır.” Zikre (doğru bilgiye) sadece dik duruşlu olanlar ulaşabilirler.” (Al-i İmran 7 Ayrıca bkz. (Hud 12)

Bu ayetde ilahi kitaplardaki ilmin okuma ve anlama metodu olduğunu görüyoruz. Bir konunun tafsilatı için bir ayet muhkem olarak alınır ve müteşabihlere doğru ilerlenir. Böylece bağlantı kurularak konu detaylandırılmış olur. Böyle bir kurguyu ise sadece Allah oluşturabilir. Bu metodu ayağı sağlam yere basanlar anlayabilir ve böylece zikre (Bkz. Kur’an’da Zikir Kavramı) ulaşırlar.

Zümer suresinin 23. ayetinde “Allah sözün en güzelini müteşabih ve mesani bir kitap olarak indirmiştir” diye buyruluyor. Mesani ikişer ikişer anlamına gelir. Müteşabih olan yani karşılıklı olarak birbirine benzeyen ayetler kendi aralarında ikili bir sistem oluştururlar. Muhkem ve onu açıklayan müteşabih ayet, iki ayet eder. Bazı konularda bu ayetler dört, altı, sekiz… şeklinde uzar gider. Bu ayetleri bulup ortaya çıkaranlar, o konuda en ince ayrıntıya ulaşabilirler. Bir diğer görüşe göre mesaniden kasıt, anlatılan konunun zıttıyla beraber anlatılmasıdır. Eğer bir ayet grubunda cennetten bahsediliyorsa önünde veya sonunda cehennem de anlatılır. Bu örnek hak-batıl, mümin-kafir şeklinde çoğaltılabilir.

Ayetlerin tevili yani bağlamı (Bkz. Kur’an’da Tevil Kavramı) metodun uygulanmasında çok önemlidir. Muhkem ve müteşabih ayetleri birbiriyle bağlamak için konuyla ilgi tüm ayetleri biraraya getirmek gerekir. Bu yüzden Taha suresinin 114. ayetinde “Kur’an’ın sana vahyedilmesi tamamlanmadan hüküm vermede acele etme “diye emredilmektedir. Bir konuyla ilgili tüm ayetler biraraya getirilmeden ya da alakasız ayetler biraraya getirilirse tevil yine gerçekleşmiş olur fakat böylece yanlış bir bağlantı kurulmuş olur.

Ayetde bahsedilen Kur’an kelimesiyle kastedilenin Kur’an-ı Kerim olmaması gerekir. Öyle olsa 23 yılda tamamlanan vahyin iniş sürecinde nebi hiç bir karar veremez, hiç bir hikmet (Bkz. Kur’an’da Hikmet Kavramı) çıkaramaz demek olur bu.

Kök anlamı toplama olan karaa’nın mastarı kur veya kar’dan türemiş olan Kur’an kelimesi bütünlük ve küme anlamında isim olarak da kullanılır. Nasıl her salat kelimesini namaz olarak çevirmemiz yanlışsa her Kur’an kelimesini Kur’an-ı Kerim olarak anlamak yanlıştır.

İsra suresinin 78. ayetinde geçen kur’ânel kelimesi genelde Kuran-ı Kerim olarak tercüme edilir ve ayetin son cümlesi sabah kılınan namazın-okunan Kuran’ın melekler tarafından gözetildiği ya da sabah okunan Kuran’ın algı açık olduğu için daha iyi anlaşıldığı vs. şeklinde yorum katılarak çevrilmiştir. Halbuki ayetin köküne inince ve Bakara 187‘deki fecr vaktinin açıklanmasıyla birlikte düşünülecek olursa, fecr vaktindeki kızıllaşmanın “bir araya gelmesi-toplanması” gözle görülür (toplanmasına şahit olunur) şeklinde çevrilebilir.

İsra suresinin 106. ayetinde de kur’ânen faraknâhu ile “kuranın” kümeler-kısımlar halinde ayrıldığı, yani ayet kümeleri olarak indiği belirtiliyor. Kümeler halinde ayrılması sebebiyle Taha suresinin 113. ve Fussilet suresinin 3. ayetlerinde de Arapça Kur’anlar (kur’ânen arabiyyen) şeklinde çoğul olarak anlaşılabilir. İsra suresinin 106. ayetinin devamında bunların (ayet kümelerinin) üzerinde dura dura, zamana yayarak (alâ muksin) kıraat edilmesinden bahsediliyor. Bu da kümeleri oluşturan ayetlerin aynı anda indirilmediğini gösterir.

Nitekim Kur’an’ın bir çok ayetinde “Sana soruyorlar, şöyle cevap ver” denildiğini görüyoruz. Bundan anlamamız gereken şudur. Muhammed A.S.’a bir konu hakkında soru geldiği zaman hemen cevap vermediği, konuyla ilgili ayet olmadığı ya da ayet kümesinin sonlandırılmadığı anlaşılmalıdır. Yani vahiy peyderpey inmiş, sahabeler inen ayetleri anlamaya ve daha önce inen ayetlerle ilişkilendirmeye çalışmıştır (Muhkem-Müteşabih-Tevil). Taha suresinin 114. ayetini bu bağlamda düşünmeliyiz. Bir konu hakkındaki tüm ayet kümelerinin inip inmediğini bilemeyeceğinden “Kur’an ile hüküm vermede acele etme” diye buyruluyor, yani günümüzde tek ayet okuyup “hikmeti elde ettim, yeter” diye düşünüp acele etmemeliyiz (Bkz. Kur’an’da Kur’an Kavramı).

Örnek vermek gerekecek olursak, müslümanların kendileri, gayrımüslimler ve ateistler tarafından sıkça kullanılan Tevbe suresinin 5. ayetini verebiliriz. Ayetde “onları bulduğunuz yerde öldürün” diye belirtildiği için, bazı müslümanlar gayrımüslimleri öldürmenin Allah’ın bir emri olduğunu sanıyor. Gayrımüslim ve ateistlerde sadece bu ayete odaklandıkları için ve bazı müslümanların hareketleri yüzünden islamı şiddet yanlısı bir din olarak lanse etmeye çalışıyorlar (Bkz. Kur’an’da Savaş ve Din Adın Öldürme). Halbuki müslümanlar yukarıdaki anlatılan metodu ve uygulamasını bilip, tatbik etse, Al-i İmran suresinin 7. ayetinde belirtilen fitne ortaya çıkmamış olacak ve dünyamız belki de daha huzurlu bir yer olacak:

…Eğer siz Allah’ın emirlerini yerine getirmezseniz, yeryüzünde bir fitne ve büyük bir fesat olur. (Enfal 73)

İndirilen ayetler arasında anlam kümeleri oluşturmak ne kadar önemliyse, Allah’ın yarattığı ve indirdiği ayetler arasında bağlantıyı oluşturabilmek de Kur’an’ı anlama ve Allah’tan geldiğine inanma açısından oldukça önemlidir. Allah’ın yarattığı ve indirdiği ayetler, ikiside Allah katından geldiği için birbirleriyle uyumludur.

“Biz onlara âyetlerimizi, hem çevrelerinde hem de kendi içlerinde göstereceğiz; sonunda onun gerçek olduğu onlar açısından iyice anlaşılacaktır.” (Fussilet 53)

Allah Kur’an’da yarattığı bazı ayetleri (Bkz. Allah’ın Yarattığı ayetler) belirtmiş ve indirildiği dönemde kimsenin bilemeyeceği bilimsel detaylarla, Kur’an’ın kendi katından olduğunu gözler önüne sermiştir (Bkz. Kur’an ve Olağanüstülükleri).

Kur’an tasdik ve tahribat nedeniyle, nasıl bilime yönelik araştırma talep ediyorsa, önceki kitapların araştırılmasını da istemektedir (Yunus 94, Nahl 43, Enbiya 7). Böylelikle Kur’an ve diğer kitaplar arasında da anlam kümeleri oluşturulabilir. Tevrat’ı tasdik eden, böylece ondaki kıssaları da tasdik eden Kur’an’ın; Tevrat’ın bazı kısımlarının tahrif edilmesinden dolayı, o kısımları düzelttiğini, geriye kalan kıssa unsurlarındaki verilerin ise rahatlıkla Kur’an kıssalarının detaylandırılmasında kullanabileceğini söyleyebiliriz. Muhammed AS’ın da Kur’an inzal olurken, sürekli olarak Ehli Kitaba sormaya yönlendirilmesinin sebeplerinden biri de budur (Bkz Bir müslümanın Tevrat’a/İncil’e bakış açısı nasıl olmalıdır?).

Kaynakça:
Erdem Uygan ve Dr. Fatih Orum’un beraber sundukları KÖK (Kur’an’ın Öğrettiği Kavramlar) programları
Kitap ve Hikmet dergisi, sayı 12, Kur’an’da Kitap, Kur’an, Hikmet ve Furkan Kavramları, Abdülaziz Bayındır.

Kur’an’da Tahrif Kavramı

nisa46

Tahrif kavramının daha iyi anlaşılabilmesi için Kur’an’daki tasdik sistemi iyi anlaşılmalıdır. Bütün nebilerin meşruiyetinin temeli, kendinden önceki kitapları tasdike dayanır (Bkz. Kur’an’da Tasdik Kavramı). Muhammed A.S.’a vahiy inmeye başladığı zaman klasik anlayışda olduğu gibi yepyeni bir din temeli atılmamış, bilakis varolan bir zeminin üstüne bir zemin daha çıkılmıştır. Bu işlem sırasında yeni zemin bir öncekinin çoğu maddesini tasdik etmiş, tahrif varsa tashih etmiş, iyileştirmeler varsa neshetmiş (Bkz. Kur’an’da Nesih Kavramı), gizlemeler varsa tebyin etmiş (Bkz. Kur’an’da Tebyin Kavramı), anlam bozuklukları varsa tafsil etmiş yani detaylandırmıştır. (Bkz. Kur’an’da Tafsil Kavramı).

Klasik anlayışa göre Muhammed A.S. öncesi karanlık bir dönem yaşayan bir halka, bir Nebinin gelip vahyi bildirmesiyle, bu halkın itirazlarında yerden göğe kadar haklı olmaları gerekiyordu. Çünkü ellerinde karşılaştırabileceği bir şey olmadığı gibi, Muhammed A.S. kendilerine mucize de göstermemiştir. Dolayısıyla bu karartma sebebiyle Kur’an’daki en önemli kavramlardan olan Tasdik kavramının üstü örtülmüştür.

Rabbimiz ise Yunus suresinin 37. ayetinden itibaren Kur’an’ın Allah’tan olduğunu, uydurulan ve ona nispet edilen olmadığını, öncekileri tasdik ettiğini ve Allah tarafından tafsil edildiğini anlıyoruz. Bu yüzden ısrarla mucize isteyenlere karşı ısrarla O’nun tebliğ ettiği şeylere bakın uyarısı gelmektedir. O’nun vahiyleri birbirleriyle örtüşmektedir ve bu ayetleri başkası uyduramaz ve bu ise Tasdik kavramıyla birbirine bağlanmıştır.

Arapçada Harefe kökünden türeyen bir kelime olan Tahrif, türkçemizde de kullanılan harf kelimesiyle aynı kökden gelmektedir. Evrakta tahrif, tahribat gibi türkçemizde de kullanımları olan kelime herhangi bir şeyde oynama yapmak manasına geliyor. Arapça sözlüklere bakıldığında bir şeye meyletmek, yönelmek, bir şeye yöneltmek, bir kenara çekmek gibi bir takım anlamlar verilir. Kur’an-ı Kerim’de kullanılan kavramları anlayabilmek için Kur’an’ın kendisini sözlük olarak kullanabilir ve kelimenin kullanımlarından anlamını elde edebiliriz. Tahrif’in kelime anlamını örneğin Hac suresinin 11. ayetinde elde edebiliriz. Ayette insanların bazılarının harf üzere (alâ harfın) kullak ettiğini öğreniyoruz. Ayetin devamında harf üzere (sınırda) kulluk etmenin menfaatperest bir biçimde Allah’a kulluk etmek olduğunu anlıyoruz. Menfaatine göre şekil değiştirebilen bu kişiler müşriktir. Aynı surenin 12. ayetinde Allah’dan başkasından da yardım istediklerini görüyoruz.

Enfal suresinin 16. ayetinde de savaş için mevzi tutmak anlamında muteharrifen kelimesi kullanılmıştır. Üstteki ayette ki gibi bir pozisyon alma şeklinde kullanıldığını görüyoruz kelimenin fakat taktik gereği olduğu zaman bunun iyi bir şey olduğunu anlıyoruz.

Bir kelimenin asli anlamıyla irtibatta olan, birden fazla anlamı olur. Örneğin “aslan beni kovaladı” cümlesinde aslanın bir hayvan için kullanılan bir isim olduğunu bildiğimizden kelimenin merkezindeki anlamı anlarız. Bir gerekçe varsa, cesaretinden dolayı bir insana da aslan denebileceği için cümledeki aslanın bir insan olabileceği de düşünülebilir. Fakat gerekçe kişinin şahsi düşüncesi olmamalıdır. Kur’an’da bir kelimenin anlamını araştırırken Kur’an’ın kendisi bizi anlama götürmeli. Şahsi düşünceyle ya da başka bir yerden kelimenin anlamını değiştirip yerine başka bir şey koymak tahrifdir. Kelimenin anlamını elde etmek için, bağlamdan ya da başka bir ayetten faydalanmak zorunludur.

“Allah nebilerden kesin söz aldığında şöyle demiştir: “Size Kitap ve hikmet veririm de elinizde olanı onaylayan bir elçi gelirse kesinlikle ona inanacaksınız ve destek vereceksiniz. Bunu kabul ettiniz mi? Bu ağır yükü (ısr) yüklendiniz mi?”. Onlar da “Kabul ettik” demişlerdir. Allah: “Siz buna şahit olun, sizinle beraber ben de şahidim” demiştir.” (Al-i İmran 81)

Görüldüğü üzere kelime manası itibariyle “ağır yük” anlamına gelen “ısr” kelimesi, ayette tanımlanmış ve “eldeki mevcut kitabı tasdik edici olarak gelecek olan elçiye inanma ve destek verme sözü ile yüklenilen sorumluluk” şeklinde özel bir anlam verilerek terimleştirilmiştir. Ayete göre bu sorumluluğu Allah’a söz vererek yüklenen nebiler ve dolayısıyla onların gönderildiği toplumların artık yeni bir görevleri vardır: “Yeni gelecek elçinin tebliğ edeceği ayetlerin, kendilerindeki kitabı tasdik edip etmediğini kontrol etme ve ediyorsa bu yeni gelen elçiye uyup destekleme”. Ayette bu sözün nebilerden alındığının belirtilmesi, nebi kavramının “vahiy almak üzere seçilmiş kişi” olma özelliğine vurgu yapılması sebebiyledir. Yani bu söz, nebilere vahyedilerek gönderilen kitaplar vasıtası ile alınmıştır. Bu kitapların muhatabı olan toplumlar da kitaplarına iman etmek ve uymakla bu sözü ikrar etmiş olmaktadırlar.

Kendi kitabıyla bu yük sebebiyle sürekli irtibatta olması gereken insanlar, kafasına göre takılamaz. Ekonomiyi, devlet ilişkileri, aile hayatı, Allah’a kulluk gibi konularda hep kitaba bağlı olmak zorunda olan insan, kitapda yazılanları kendi istediği şekle sokarak örneğin kitapda bahsedilen faize, şirke kendi istediği tanımı vererek, tasdiğin de önünü tıkamış olur. Çünkü yeni gelen nebi kendinden önceki kitabı tasdik ettiğini söylerken, kitaba uyanlar çoktan tahribat sebebiyle başka bir yola girmiş bulunuyorlar ve böylece kendi yolunu tasdik etmediği için nebiye tabi olma gerekçesini de kendince yok etmiş olur.

Öte yandan bugün kü müslümanlar Kur’an’a uymayarak, Ehli Kitap’dan hiç bir fark ortaya koymamıştır. Ehli Kitap ısr yükünü reddederken, Müslümanlar Ehli Kitap’a “kitabınız tahrif oldu” diyerek, Ehli Kitap’ın, Kur’an’ın Allah’dan olduğunu görmek için kullanması gereken kitabı, ciddiye almamaktadırlar.

Şimdi bunların size inanıp güvenmelerini mi bekliyorsunuz? İçlerinden birtakımı, Allah’ın sözünü dinler, akıllarına da yatar, sonra onu başka tarafa çekerler. Bunu, bile bile yaparlar. Allah’ın Kitabına inanıp güvenenlerle karşılaşınca “Biz ona güveniriz!” derler. Birbirleriyle baş başa kalınca da şöyle derler: “Allah’ın size gösterdiği şeyi (o Kitabın doğruluğunu) ne diye onlara söylüyorsunuz? Sahibinizin (Rabbinizin)katında size karşı delil getirsinler diye mi? Hiç aklınızı çalıştırmaz mısınız?”(Bakara 7576)

Ayette yapılan tahribatın amatörce değil profesyonelce yapıldığını anlıyoruz. Sözü dinleyip, anlayıp, bile bile başka tarafa çekiyor tahribatı yapanlar. Bakara suresinin 41. ayetinde Tevrat ehline yönelik olarak, “Kur’an’ı görmezden gelenlerin ilki olmayın ve  ayetlerimi geçici bir bedel karşılığında satmayın” diye buyuruyor Rabbimiz. 42. ayette üstünü örtmeyin diyerek tahrifin bir çeşidini de gözler önüne koyuyor. Bütün bu anlatılanlardan sonra 44. ayette “Birr’i başkalarına emrederken kendinizi unutuyor musunuz” diye buyuruyor Rabbimiz. Burda kastedilen birr ısr yükünden başkası olamaz (Bkz. Kur’an’da Birr Kavramı).

Bakara suresinin 79. ayetinde de kendi yazdıkları tefsirleri Allah katındanmış gibi pazarlayıp gelir elde eden din adamları yerilmekte. Bir sonraki ayette tahrife bir örnek olarak, cehenneme girse bile bir kaç gün sonra çıkacak olan ve en nihayetinde cennete gireceğini düşünen Ehli kitap, gösteriliyor. Din adamları tefsirlerinde ya da çevirilerinde din dışı hükümler yerleştirerek böylece kitabı tahrif edip insanları kandırmış oluyor.

Al-i İmran suresinin 70. ayetinde yine teşhedûne denilerek ısr yükündeki şahitliğe atıfda bulunuyor Rabbimiz ve hemen ardından yine gerçeği gizledikleri belirtiliyor. 72. ayette tahrifin bir başka çeşidini görüyoruz. Müminlerle karşılaşınca önce iman ettiklerini sonra inkar ettiklerini söyleyerek iman edenlerin kalbine kuşku düşürmeye çalışıyorlar. 78. Ayette bazılarının konuşma tarzıyla eğip bükerek kitaptan konuşuyormuş gibi yaptığını görüyoruz. Günümüzde de örneğin herhangi uyduruk bir rivayeti arapça olarak anlatan ve sanki kıssada anlatılan Allah’tanmış gibi davrananlar var.

Tahrif kelimesinin kavram olarak geçtiği ayetler Maide suresinin 13., 41., Nisa suresinin 46. ayetleridir.

Nisa suresinin 46. ayeti tahrifi örneklendirerek açıklama yönüyle önemli bir ayet:

Kimi Yahûdiler kelimeleri yerleşik anlamlarından başka anlamlara çekerek (tahrif ederek) “سَمِعْنَا وَعَصَيْنَا” “semi’nave asayna” “وَاسْمَعْ غَيْرَ مُسْمَعٍ” isma’ gayre musmain” bir de “رَاعـِنَا” “râinâ” derler. Bunu dillerini bükerek ve dine saldırarak yaparlar. Eğer bunlar, “سَمِعْنَا وَأَطَعْنَا” “semi’nâve ata’nâ” , “اسْمَعْ” “isma” bir de “انظُرْنَا” “unzurnâ”deselerdi elbette daha iyi ve daha doğru olurdu. Ama kâfirlik etmelerindendolayı Allah onları lanetledi. Artık pek az inanırlar.” (Nisa 46)

Her kelimenin bir anlam çerçevesi vardır. Örneğin telefon dediğimizde, aletle yapabileceğimiz her şeyi de anlarız. Allah bizimle konuşurken kelimelerle konuşur ve bu kelimelerin bir anlam çerçevesi var. Eğer anlam çerçevesine başka anlamlar enjekte ettiğimiz zaman ya da var olan bir anlama müdahele ettiğimiz zaman anlamı kaybolur, böylece anlatmak istenilenin tersi elde edilir.

Ayette “yerleşik anlamlarından başka anlamlara çekerek” anlam çerçevesine yapılan müdaheleden bahsediyor Rabbimiz. Kur’an’dan bir örnek verecek olursak, arapçası kadâ türkçemizde kaza olarak geçen kelime, bir ibadeti vaktinde yerine getirme anlamını ifade eder. Kelimenin anlam çerçevesine vaktinde değil de vaktinden sonra yerine getirme anlamını soktuğumuzda metinde bir değişiklik yapmadan tahribat gerçekleştirmiş oluruz.

semi’nave asayna” “işittik ve itaat ettik” ve “işittik ve isyan ettik” anlamlarına geliyor. Aynı kelime Bakara suresinin 93. ayetinde de geçiyor. Yahudilerin üstünde Tur dağı yükselmişken yani kritik bir durumdayken, “işittik ve isyan ettik” demeyeceklerine göre, itaat ettik anlamı da olmalıdır. Ayette Rabbimizin buyurduğu gibi “semi’nave asaynayerine “semi’nâve ata’nâ” deselerdi yani tek anlamı olan “işittik ve itaat ettik” deselerdi daha iyi olurdu, çünkü o zaman tahrif yapamazlardı.

Yahudilerin söylediği “isma’ gayre musmain” yine çift anlamı olan bir söz. “Lütfen dinle, sana söz söylemek haddimize değil ama..” ve “dinle, söz dinlemez adam” şeklinde hem saygı ifadesi hem de hakaret olabilir. Bu yüzden  “isma’ gayre musmain” yerine sadece “isma” yani “dinle” deselerdi diye buyuruyor Rabbimiz. Sadece “dinle” deselerdi böylece başka anlamlara çekilemezdi.

Yine çift anlamlı bir kelime olan “râinâ” “bizi güt” ve “bizi gözet” anlamlarına sahiptir. “Bizi gözet” olumlu bir anlama sahipken bizi güt” sözünde bir iğneleme vardır. Yani “Sen bizi hayvan güder gibi gütmek istiyorsun, öyleyse güt.” demiş olurlar. Rabbimiz yine “râinâ” yerine “unzurnâ” yani “bizi gözet” deselerdi diye buyuruyor.

Her iki anlama gelen kelimeleri söylemelerinin sebebi ise, Hac suresinin 11. ayetinde anlatılan harf üzere kulluklarından dolayıdır. Sınırda kulluk ettiklerinden dolayı “biz o manada söylemedik” diyerek istedikleri anlamı seçebilmektedirler. Bir diğer amaç ise dinde yara açma, şüphe uyandırmakdır (“Bunu dillerini bükerek ve dine saldırarak yaparlar“). Dillerini bükerek söylediklerinin kitaptan olduğunu zannetmeleri için yapıyorlar bu tür kişiler bunları. Allah ise bunların kendi katından olmadığını buyuruyor ve bunları söyleyenlerin yalancı olduğunu bildiriyor (Al-i İmran 78). Ayrıca geçici bir çıkar uğruna elleriyle kitap yazanların ve “bu Allah katındandır” diyenlerin hem kazandıklarından hem de yazdıklarından dolayı çekeceklerinin olduğunu öğreniyoruz (Bakara 79).

Tekrar Nisa 46‘ya dönecek olursak, Ehli Kitap ile karşılaşan Muhammed A.S.’ın arasında gerçekleşen diyaloğun şöyle olması gerektiğini bildiriyor Rabbimiz. Ehli kitap tebliği duyduktan sonra ısr yükü yüzünden “işittik ve itaat ettik” demeli. Ardından ise Muhammed A.S.’a “dinle” demeleri gerekiyor. Peki Muhammed A.S. ne dinleyecek? Tasdik meselesi yüzünden onların kitaplarını dinlemesi gerekiyor (Bkz. Kur’an’da Tasdik Kavramı).

Klasik anlayışa göre Muhammed A.S. öncesi karanlık bir dönem içerisinde olan ve din, kitap hiç bir şey bilmeyen insanlar, emin bir insan olan Muhammed A.S.’a tabi olmuşlardır. İşin aslı ise böyle değildir. Ehli kitaba Muhammed A.S.’a ilk inananlar siz olun emrini veren Allah (Bakara 41), Muhammed A.S.’ı ise Ehli kitaba yönlendirmektedir (Yunus 94 Ayrıca bkz. Nahl 43, Enbiya 7). Böylece Muhammed A.S. hem kendi nübüveetinin delilini önceki kitaplarda görecek hem de önceki şeriata uyma emri olduğu için, kendisine bir konu hakkında henüz vahiy gelmediği için, o konu hakkında hikmeti önceki kitaplardan çıkaracaktı (Al-i İmran 95, Hac 78). Resulün önceki kitapları öğrenme isteği ise Ehli kitabın ona hakaret etmesine kadar gidiyor (Tevbe 61).

İşittik ve itaat ettik“, “dinle“‘den sonra Ehli kitapdan söylenmesi istenen “bizi gözet“. Aynı ifadeler Bakara suresinin 104. ayetinde de geçmektedir. Bu “şeriatteki gelişmelerden haber et” (Bkz. Kur’an’da Nesih Kavramı), “bizi kolla” gibi manalara geliyor muhtemelen.

Tahrif kelimesinin geçtiği ve tasdik ile ilişkisini ortayan bir ayet ise Maide suresinin 13. ayeti:

Allah on iki öncü göndererek İsrailoğullarından kesin söz almış ve demişti ki “Ben sizinleyim. Eğer namazı tam kılar, zekât verir, elçilerime inanıp güvenir, onları destekler, Allah’a güzel bir ödünç verirseniz günahlarınızı kusurlarınızı bağışlar, sizi içinden ırmaklar akan cennetlere sokarım. Bundan sonra hanginiz ayetleri görmezlikten gelirse (kafirlik ederse) düz yoldan çıkmış olur.
Sözlerinden caydıkları için onları dışladık (lanetledik), kalplerini katılaştırdık. Kelimelerin (anlamlarını yerlerinden kaydırarak) tahrif ederler. Kendilerine hatırlatılan gerçeklerden nasip almayı unuttular. Pek azı müstesna onların yaptıkları bir hainliği haber alırsın. Yine de onları bağışla ve aldırma çünkü Allah, güzel davrananları sever.” (Maide 1213)

Allah bu ayette, Muhammed A.S.’dan ikibin yıl önce inen kitapdaki sözü yani ısr yükünü hatırlatıyor ve elçilere inanıp güvenmelerini ve destek vermelerini istiyor. Bizim tahrif edildi diye burun kıvırdığımız kitapların tasdik ölçüsü olarak kullanılmasını istiyor diyebiliriz. Kitabın tahrif edilmiş demek aynı zamanda Kur’an senin kitabını tasdik edemez, dolayısıyla senin Kur’an’a inanma yükümlülüğün yok demektir. Bu çok büyük bir vebaldir.

13. ayette Ehli kitabın sözlerini yerine getirmediklerini dolayısıyla dışlandıklarını ve kelimelerin anlamlarını yerlerinden kaydırarak tahrif ettiklerini, bu tahrifin ise tasdiki engellediğini öğreniyoruz.

Tahrif kelimesinin geçtiği bir diğer ayette Maide suresinin 41. ayeti:

“Ey Elçi, içten güvenmedikleri halde ağızları ile “İnanıp güvendik!” diyenlerin ve Yahudilerin, ayetlerin üstünü örtmede yarışması seni üzmesin. Onlar yalan için kulak kesilir, sana gelmeyen bir topluluk için dinler, kelimelerin anlamlarını yerlerinden kaydırırlar. “Size şu verilirse alın, verilmezse almayın” derler. Allah, kimi bozguna uğratmak isterse sen onun için Allah’tan bir yardım alamazsın. Onlar, Allah’ın kalplerini temizlemek istemediği kimselerdir. Onların payına düşen dünyada rezil olmak, ahirette de şiddetli bir azaba çarpılmaktır.
Yalan için kulak kesilir, boyuna haram (suht) yerler. Sana başvururlarsa ister aralarında hakem ol, ister ilgilenme. Onlarla ilgilenmezsen sana bir zarar veremezler. Eğer hakem olursan aralarında hakça hüküm ver. Allah, hakka uygun (adil) davrananları sever. ” (Maide 4142)

Ayette “sana gelmeyen bir topluluk için dinler”  denerek, bir grubun içlerinden bazılarını Resule yollandıklarını anlıyoruz. Bu kimseler ise “inanıp güvendik” diyerek yalan söylüyorlar, kelimelerin anlamlarını kaydırıyorlar ve böylecek tasdiği engellemiş oluyorlar. Al-i İmran suresinin 72. ayetinde Ehli kitaptan bazılarının “Şu müminlere indirileni günün başında kabul edin, sonunda reddedin, belki vazgeçerler.” dediğini görüyoruz. Bu gibi kişiler hazırlıklı gidiyorlar nebiye ve “Size şu verilirse alın, verilmezse almayın” diyorlar.

Bunlar ayrıca haram yerler. Suht kelimesi rezil rüsva olan, utanılacak, leke bırakacak bir şey sonucu olur, örneğin rüşvet yiyerek. Tasdik için değil tekzip için giden bu kişiler epey büyük bir günah işlemiş oluyorlar. Bu suht günahını işleyen kişiler, yani tasdiği engelleyen kişiler de din adamları. Muhammed A.S.’ın bazı ayetlerde üzüldüğünü, ümitsizliğe kapıldığını biliyoruz. Bugün de karşımıza çıkan, geleneğin oluşturduğu kavramları, Kur’an’ın anlattığı kavramlara ters olmasına rağmen savunan insanlar, belli ki o zaman da Resul ile tartışmaya girmiş.

İnandık güvendik” tabirini Maide suresinin 61. ayetinde de görüyoruz. Bu kişilerin inkar düşüncesiyle geldiğini ve inkar ederek ayrıldığını görüyoruz. Bir sonraki ayette onlardan çoğunun günah, düşmanlık ve haram (suht) yeme yarışına girdiğini görüyoruz. 63. ayette din adamlarının ve bilginlerinin bunu engellemediğini ve böylece günaha girdiklerini görüyoruz.

Eğer Muhammed A.S. son nebi olmasaydı ve ısr yükü bize de yüklenmiş olsaydı, yeni gelen Nebi’ye karşı sergileyeceğimiz tavır, Muhammed A.S.’a karşı Ehli Kitap tarafından gösterilen tavırdan farklı olmayacaktır muhtemelen. “Bunlar eskilerin masallarıdır” (Enfal 31), “Sen bunu değiştir” (Yunus 15) gibi argümanlar öne sürecek ve “Allah isteseydi başkasına kulluk etmez, Allah’ın haram kıldığından başkasını haram kılmazdık” (Nahl 35) diyerek kestirip atardık herhalde. Ayrıca “kadınların boşanma hakkı yoktur“, “abdest alırken ayaklar yıkanmalı“, “Kur’an’da belirtilen dışında bir çok yiyecek haramdır“, “Küçük kız çocukları evlenebilir” diyen alimler gelen nebiye akıl vermeye kalkardı tıpkı Ehli Kitabın Muhammed A.S.’a yaptığı gibi.

Ayrıca “sizin kitabınız tahrif edilmiştir” anlayışı, müslümanların Ehli kitaba yönelip, Kur’an’ı kendi kitaplarıyla karşılaştırmaya davetini dolayısıyla tasdiki engellemektedir. Tahrif konusundaki yanlış inanç, Kur’an-ı Kerim için yapılan tahribatın da önünü açmaktadır. İlahi kitaplara insan sözü eklemek, tahribatın en amatörcesidir, çünkü çok belirgin olduğu için hemen farkedilir. Bir suyun içine ufacık bir renk damlattığımız zaman hemen bunu görürüz. Fakat bu su, kirlenmiş olması dışında su özelliğini korumaktadır. Tahribatı profesyonel olarak yapanlar ise suyu kirletmeden, onun su olduğuna sizi inandıran kişidir. Yeni bir nebi gelse, elimizde tahrif edilmediğini iddia ettiğimiz orijinal metniyle duran Kur’an-ı Kerim olduğu halde onu inkar ederdik. Nebi-Resul kavramının anlamının içini boşaltmak mı daha büyük tahribat olur, Kur’an’a sure-ayet eklemek ya da çıkarmak mı?

Erdem Uygan ve Dr. Fatih Orum’un beraber sundukları 26.12.2016 ve 23.01.2017 tarihli KÖK (Kur’an’ın Öğrettiği Kavramlar) programlarından derlenmiştir. Programları youtube üzerinden (26.12.2016 tarihli program, 23.01.2017 tarihli program) seyredebilirsiniz.

Üstün vasıflı şeyhler

fussilet-6

Nebiler yemek yiyen, çarşı pazar dolaşan normal insanlardır (Furkan 7, 20). Allah’tan gelen vahyi tebliğde bulundukları kavimlere mensup kişiler de, bu nebileri normal insan olduğundan ciddiye almamışlardır (Enbiya 3, Müminun 24, 47, Şuara 154, 186, Yasin 15, Kamer 24, Tegabun 6, Hud 27, İbrahim 10, Kehf 110). Nebiler de kendilerini doğa üstü kuvvetlere sahip kişiler olarak değil beşer olarak tanıtmışlardır:

“Yerden bizim için bir pınar fışkırtmadıkça sana asla inanmayacağız.” dediler. Veya senin hurma ve üzüm bağlarından bir bahçen olmalı ve aralarından nehirler akıtmalısın. Veya iddia ettiğin gibi, göğü paramparça edip üzerimize yıkmalısın. Veya Allah’ı ve melekleri karşımıza çıkarmalısın. Veya altından bir evin olmalı, ya da göğe yükselmelisin. Çıksan dahi, bize oradan okuyacağımız bir kitap indirmedikçe senin yükselişine asla inanmayız.
De ki: “Benim Rabb’im noksanlıklardan arıdır. Ben, bir beşer ve rasulden başka bir şey miyim ki?”

İnsanlara, doğru yola ileten rehber gelince, onları iman etmekten alıkoyan şey, “Allah, ölümlü bir beşeri mi rasul gönderdi?” diye düşünmeleridir. (İsra 9094 Ayrıca bkz. Fussilet 6)

Nebiler insanlara Allah’ın vahyini tebliğ ettikten sonra, kendilerine kul olmalarını istemezler:

Allah’ın kendisine Kitap, hüküm ve nebilik verdiği bir kimsenin, “Allah’ın yanı sıra bana da kulluk edin demesi yakışmaz. Ancak, okuyup öğrendiğiniz Kitap’ın gereği olarak, “Kulluğunuz yalnızca Rabb’inize ait olsun.” demesi gerekir. (Al-i İmran 79)

Nebilerin bir diğer özelliği de insanlardan herhangi bir ücret istememeleridir (Enam 90, Yunus 72, Hud 29, 51, Yusuf 104, Müminun 72, Furkan 57, Şuara 109, 127, 145, 164, 180, Sebe 47, Yasin 21, Sad 86, Şura 23, Tur 40, Kalem 46).

Bütün bu insani özelliklerden dolayı her insan gibi Nebiler de hata yapabilirler (Bkz. Nebiler Hata Yapar mı?) ve elbette gaybıda bilmezler (Enam 50, Hud 31).

Fakat buna rağmen bazı toplumlar tevhidi emreden resullerini tanrı ilan etmişler (Tevbe 3031), bazıları cinleri ortak koşmuşlar (Enam 100), bazıları melekleri tanrı yapmaya yeltenmiş (Al-i İmran 80), bazıları kendilerine put, inek gibi varlıkları ilah edinmişlerdir (Enam 74, Bakara 165, Nisa 117).

Günümüzde ise dini, siyasi, ticari ve eğlenceden oluşan nice putlarımız var (Furkan 4344). Bu putlarımız uğruna Allah’ı ve onun emirlerinin yer aldığı Kuran’ı terk ediyoruz ve Araf suresinin 30. ayetinde belirtildiği gibi doğru yolda olduğumuzu sanıyoruz. Zaten kendisine Allah’tan başka tanrı edinenlerin çoğu bunu, kendilerini Allah’a yaklaştırsın diye ve yardım ederler ümidiyle yaptıklarını iddia ederler (Zümer 3, Yasin 74, Meryem 81). Fakat Allah ise bunun faydasız olduğunu belirtmektedir:

De ki: “Allah’ı bırakıp da ilâh olduğunu ileri sürdüklerinize yalvarınız! Ne var ki onlar, sizin sıkıntınızı ne uzaklaştırabilirler ne de değiştirebilirler.”” (İsra 56)

Allah’ın elçisi olmuş, ondan vahiy almış insanlar bile beşeri özelliklere sahipken, eskiden beri tarikat, cemiyet lideri, şeyh gibi kişilerin insanların dini duygularını istismar ederek ücret aldığını, onlara “üstün özellikleri” sayesinde şifa, şefaat sözü verdiğini, gaybı bildiklerini, vahiy aldıklarını yani İsra suresinin 90. ayetinden itibaren anlatılan, müşriklerin üstün bir insandan bekledikleri özelliklere sahip olduklarını görüyoruz.

Şefaat sadece Allah katındadır, Allah’ın bu tür bir özelliği resullerine ya da başkalarına vermesine gerek yoktur. Hesap gününde herkes her iyiliğin ve her kötülüğün karşılığını göreceği için, torpil söz konusu değildir, affedici sadece Allah’tır. Kur’an ayetlerini kendi çıkarları için eğip bükenler ve kendilerinde şefaat özelliği varmış gibi görünenler hesap gününde kimden şefaat bekleyecekler acaba?

Yoksa Allah’tan başka şefaatçiler mi edindiler? De ki: “Onlar hiçbir şeye sahip olmasalar ve akıl etmeseler de mi?
De ki: “Şefaat etme tamamıyla Allah’ın elindedir. Göklerin ve yerin egemenliği yalnızca O’na aittir. Sonra O’na döndürüleceksiniz.
(Zümer 4344 Ayrıca bkz. Secde 4)

Hiç kimsenin başkasına fayda veremeyeceği, şefaatin kabul edilmeyeceği, fidye alınmayacağı ve yardım yapılmayacağı bir günden sakınınız. (Bakara 48 Ayrıca bkz., 123, 254, 255, Enam 51, 70, Yunus 3, Meryem 87, Taha 109, Sebe 23, Mümin 18, Zuhruf 86, Müddesir 48)

Ant olsun, sizi ilk yarattığımız gibi yine tek başınıza Bize geldiniz. Sizi hayaline daldırdığımız şeyleri arkanızda bıraktınız. Hani! Ortaklarımız sandığınız şefaatçılarınızı yanınızda görmüyoruz. Ant olsun ki, aranızdaki bağlar artık kopmuştur. Umduklarınızın tamamı sizden kaybolup gitmiştir. (Enam 94)

İslam dininde dua sadece Allah’a edilir, şeyhden, alimden, peygamberlerden dua edilip yardım istenmemeli, onları aracı olarak kullanmamalıyız. Her namazımızda okuduğumuz Fatiha suresinde söylediğimiz “yalnız sana ibadet ederiz ve senden yardım dileriz” (Fatiha 5) cümlesini, sadece söylemiş olmayalım ve uygulayalım:

Gerçek olan dua ancak O’na yapılandır. Onların, O’ndan başka istekte bulundukları varlıklar, hiçbir şekilde onlara karşılık veremezler. Onlar, elleri suya ulaşmadığı halde, ağızlarına su kendiliğinden gelsin diye iki avucunu açanlar gibidir. Gerçeği yalanlayan nankörlerin duası sapkıncadır.” (Rad 14 Ayrıca bkz. Neml 62, Fatır 14, Enam 63)

İnsanları kendisine kul yapan şeyhlerin diğer bir “özelliği” ise Allah’la irtibata geçme özelliğidir (Bkz. Kur’an’da Vahiy Kavramı). Allah’ın insan ile iletişimi Şura suresinin 51. ayetinde açıklanıyor. Ayetde beşer ifadesini kullanarak vahiy yoluyla (ilham yoluyla (doğrudan)) ya da perde arkasından (rüya ile (dolaylı olarak)) ya da bir resul yollayarak (dolaylı olarak) Allah’ın insanla iletişimde bulunduğu belirtiliyor.

Beşerlere gelen vahye örnek olarak Hz. Musa’nın annesine gelen mesaj gösterilebilir (Kasas 7, Taha 38). Nebi olmayan kişilere gelen vahyin en önemli özelliği sadece vahyin ulaştığı kişiyi bağlamasıdır.

Fetih 27‘de Muhammed peygamberin rüyasının o an için gerçekleşmediğini görüyoruz. Ayrıca Yusuf kıssasında rüya ile ilgili iki kıssa anlatılır. Hükümdarın kıssasını Yusuf peygamber yorumluyor (Yusuf 4349) ve Yusuf peygamberin çocukken gördüğü rüyanın (Yusuf 4) gerçekleştiğini kıssanın sonunda anlıyoruz. Rüya yoluyla gelen vahiylerin de kişisel tecrübeler olduğunu sadece kişiyi bağladığını söyleyebiliriz.

Bu durumda Allah’tan vahiy aldığını ve başkaları hakkında malumat ya da gelecekden bilgi edindiğini iddia eden kişiler, hem Allah’ın haramlarını görmezden gelirler (Araf 33) hem de açıkca yalan söylemektedir.

De ki: “Allah hakkında yalan uyduranlar asla kurtuluşa ulaşamazlar.” (Yunus 69)

Bu tür kişiler kendilerini korumak için, sorgulamayı da yasaklarlar. “Soruyu sorma, dinden çıkarsın” korkutmacasıyla müritlerinin akletmesini engellerler. Din ile alakalı sorular da ise işlerine gelen rivayet ve hadisleri kullanırlar ve söz konusu Allah’ın ayetleri olduğu zaman ise dillerini eğip bükerler:

Yine onlardan öylesi de var ki, Kitap’tan olmadığı halde ona ait olduğunu sanasınız diye dillerini eğip bükerek Kitabı çarpıtırlar ve o Allah katından olmadığı halde “Bu Allah katındandır” derler: sonuçta onlar bile bile Allah’a iftira etmiş olurlar. (Al-i İmran 78)

Allah hakkında bilmediğimiz şöyleri söylememizi isteyen ise şeytanın ta kendisidir. Dolayısıyla başkalarını şeytanın uşağı olmakla suçlayan Şeyhler ise aslında şeytanın emrindedirler:

Şeytan, size ancak kötüyü, çirkini ve Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri söylemenizi emreder. (Bakara 169)

Mevlid Kandili vs. Noel vs. Yılbaşı

noel-ve-yc4b1lbac59fc4b1-farkc4b1

Geleneksel olarak aralık ayı girer girmez, bazı müslümanlar Noel karşıtı paylaşımlara başlarlar sosyal medyada. “Müslüman noel kutlamaz” diye başkalarına akıl vermeye çalışan müslümanlar ne yazık ki sapla samanı karıştırıyor.

Türkiye’de yaşayan insanların çoğu Noel ve Yılbaşı kutlamalarının aynı olduğunu sanıyor. Yani Allah’ın “zanna göre hareket etmeyin” (Enam 116, Necm 28) ve “bilmediğin şeyin ardına düşme” (İsra 36)  emirlerini çiğniyor. Noel 24 aralık akşamından başlayarak 26 aralıka kadar sürer ve 25 aralıkda Hz. İsa’nın doğum günü kutlanır. Türkiye’de yılbaşı günleri evi süsleyen çam ağacı Hristiyan aleminde 24 -26 aralık arası dikilir.

Son nebi olan Muhammed A.S.’ın doğum günlerini Mevlid kandili adı altında kutluyor müslümanlar. Hz. İsa’da Kur’an’da sıkça adı geçen ve övülen bir resul ve bizim İbrahim, Musa, İsa gibi resullere ve onlara indirilene itaat (Bakara 136), bu elçilerin arasında ayrım yapmama emrimiz varken (Bakara 285) İsa A.S. için bir nevi mevlid kandili kutlayan hristiyanlara söz söyleyebilir miyiz? Hele ki Kur’an’da mevlid kandili ile ilgili hiç bir bilgi ve telkin yokken ve hicri 3. yüzyılda kutlanmaya başlamışken.

Noel ve yılbaşının aynı olmadığını anladığımıza göre ve Türkiye’de Noel değil yılbaşı kutlandığına göre, bir de o konuya bakmakda yarar var.

Yılbaşı kutlamalarının herhangi bir semavi dinle uzakdan ya da yakından hiç bir alakası yoktur. 31 aralıkı 1 ocaka bağlayan gece yapılan dini bir ayin, tören de yoktur zaten. O gece içki içen de, zina eden de günaha girmiş olur. Bunu başka gün yapınca günahı az ya da çok değil yine aynı şekilde olacakır. Süs olsun diye evine çam ağacı diken, çekirdek çıtlayıp, TV izleyen kişi en fazla boş işlerle uğraştığı için (Müminun 3) ve bilmediği şeyin ardına düştüğü için günaha girer (İsra 36). Yılbaşı günü çekirdek satışı yapmayacağını sosyal medya üzerinden dünyaya duyuranlar ise, insanlara Allah’ın verdiği nimeti haram kılarak büyük bir günaha girdiğinin farkına bile varmıyor ne yazık ki (Yunus 59, Nahl 116). Ayrıca yılbaşı, doğum günü, sevgililer günü kutlamaları gibi kutlamalar, yanlış olsa bile, bunu haram veya günah olarak nitelemek asıl büyük haramdır.

Allah’a karşı yalan uydurmak için dillerinizin süslediği yalanla “Bu helaldir, bu haramdır” demeyin. Bu yalanı Allah’a atfetmeyin. Yalanlarını Allah’a atfedenler umduklarına kavuşamazlar. (Nahl 116)

Bir müslüman hüküm koyucunun sadece Allah olduğunu bilmelidir (Enam 114). Herhangi bir uygulamayı, hakkında ayet yoksa, haram ilan etmek, bunda vebal var, caiz değil demek, Allah’ın hükmüne karışmak olur.

Firavun’a bile tatlı dil ile konuşulmasını isteyen rabbimiz (Taha 44), kötülük yapan ya da günah işleyen birisine karşı saldırgan bir tavır sergilememizi isteyebilir mi? Ayrıca herkes kendi işlediğinden sorumludur (Enam 164) ve bizim hiç kimseyi dinde zorlama hakkımız yoktur (Bakara 256). Hal böyleyken kırıcı bir üslupla, saldırgan bir tavırla ve etkileyici “Facebook animasyonlarıyla” insanlara karışmak yerine önce kendi evimizin önünü süpürsek, Hucurat ve diğer surelerdeki insan ilişkileriyle ilgili emirleri yerine getirsek (Bkz. Kur’an’da İnsan İlişkileri), yılbaşı gecesi sokaklara çıksak, muhtaç, barınaksız insanlara yardım etsek daha güzel olmaz mı?

Son bir söz de hem kendilerini dinin sahibi sanan müslümanlara ve kendilerine müslümanım deyip yılbaşında çam ağacı dikip, piyango oynayan, içki içen, zina eden ve Ramazan’da içki içmeyen kardeşlerime; şu ayeti düşünmelerini isterim:

“Şu da bir gerçek ki; bizim huzurumuza çıkmaya yüzü olmayanlar ve dünya hayatıyla yetinip onunla kendilerini tatmin edenler, üstelik (bir de) hakikate yapılmış (söz konusu) atıfları fark edemeyenler var” (Yunus suresi 7)

Kur’an’da Sure Kavramı

nur1

Kur’an-ı Kerim bir bütün olarak ele aldığımız da sure kavramının klasik anlamı aştığını görüyoruz. Kur’an içerisinde 114 tane bulunan ve besmeleyle ayrılan ayet gruplarına sure diyoruz, örneğin Fatiha, Nisa vd. isimlerle adlandırılıyor bu gruplar. Felak ve Nas surelerini çıkarıp 112 ye düşüren, Kunut dualarını da ekleyip 116 sureye çıkan da görüyoruz literatürde.

Kur’an’da kelime anlamıyla da kullanılan sure Rabbimiz tarafından terimleştirilmiş bir kavram. Türkçemizde Sur (Şehrin surları) olarak kullanılan kelimeyle aynı kökden geliyor sure kelimesi. Türkçemizde Sur borusu diye bahsedilen kelimenin arapçada farklı bir kelime olduğu için konuyla alakası yoktur. Sur dediğimizde şehri çevreleyen, şehri ayıran bir duvardan ve bu duvarın çizdiği sınırdan bahsediliyor. Kur’an’da da bu şekilde kullanımları var:

O gün (münafık) erkeklerle ikiyüzlü kadınlar, müminlere şöyle derler: “Bize bakın da ışığınızdan yararlanalım.” Onlara “Arkanızı dönüp kendinize ışık arayın” denir. Sonra aralarına giriş kapısı olan bir duvar-sur çekilir. İç tarafında her türlü ikram, dış tarafında da azap olur. (Hadid 13)

Ayet de görüldüğü gibi müminlerle münafıklar arasında bir sur (bi sûrin) çekiliyor. Kelimenin fiil hali de Kur’an’da kullanıma sahip.

Davacılar haberi sana geldi değil mi? Hani surlardan iç odaya sızmışlardı. (Sad 21)

Çekilen sınırları aşma-tırmanma manasında fiil olarak kullanıyor burada. Ayetlerde görüldüğü gibi sınır çizen-belirleyen, kapalı bir yapı oluşturan bir anlamı var. Kelimenin kökünden türeyen bir kelime olan bilezikler de Kur’an’da oldukça sık olarak kullanılır ve bilezik de bir daire şeklinde olan, sınırları belirlenmiş, iki ucu kapalı bileğe takılan bir halkadır (esâvire: Kehf 31, Hac 23, Fatır 33, İnsan 21, esviretun: Zuhruf 53). Böylece sure kelimesine sözlüklerde verilen anlam ile Kur’an’daki kullanımın uygun olduğunu görüyoruz.

Allah bize Kitabı arapça Kur’an’lar olarak indirdiğini (Yusuf 23), Kur’an şeklinde detaylandırdığını (Fussilet 3) Kur’an olarak kıldığını (Zuhruf 3) bildiriyor. Kur’an olarak burada kastedilen, herhangi bir konuda bir takım ilgili ayetlerin Kur’an’ın içinden çıkarılması ve bir anlam kümesinin oluşturulması (Bkz. Kur’an’da Kur’an Kavramı). Mesela herhangi bir konuda bir muhkem ayet (o konuda hüküm bildiren) ile işleme başlanır ve onunla benzerlik ilişkisi içeren (müteşabih), ki bu benzerlik ibare benzerliği ya da anlam benzerliği olabilir, ayetleri çıkarıyoruz. Bunu yapma sebebimiz Fussilet suresinde belirtildiği üzere tafsilatın Kur’an’lar şeklinde olduğundandır (Bkz. Kur’an’da Tafsil Kavramı). Rabbimiz Kur’an’da ayet kümelerinin yani Kur’an oluşturulmasına kendiside örnek vermiştir ve ardışık, birbiri arkasına gelen bu kümeye de sure demiştir: Kur’an (anlam kümeleri) ile sure arasındaki fark; Kur’an’ın belli bir konuda anlam kümelerinin farklı surelerden toplanmış ilgili ayetlerden derlenip sonuca ulaşmak için biraraya getirilmesiyken, Sure’de bu anlam kümelerinin aynı sure içerisinde ardışık, arda arda gelen bir küme olduğunu görüyoruz.

Örneğin namazlarımızda okuduğumuz Fatiha gibi sureler anlam olarak bir bütünlüğü olan kümelerdir ve Hicr suresinin 87. ayetinde Fatiha için Kur’an denilmektedir. Başı ve sonu belli olan, sınırları çizilmiş, peşpeşe ifade edilen bu ayet grubu hem bir sure (Fatiha) hem de aynı zamanda bir anlam bütünlüğü olduğu için bir Kur’an (anlam kümesi)’dır. Nitekim Hz. Muhammed A.S.’dan nakledilen bir hadisde de Fatiha için Kur’an dediğini görüyoruz.

Al-i İmran suresinin 7. ayetinden ayetlerin bir sıfatı olarak muhkem ve müteşabih’i görmüştük. Muhammed suresinin 20. ayetinde muhkem sureden (sûretun muhkemetun) bahsediyor Rabbimiz:

İnanıp güvenenler; “Keşke bir sure indirilse (tenzil edilse)” derler ama hüküm bildiren (muhkem) bir sure indirilir (inzal edilir) ve içinde savaşma emri olursa içlerinde hastalık olanların ölüm baygınlığına girmiş gibi baktıklarını görürsün. (Muhammed 20)

Bu ayetin müteşabihini Ahzab suresinin 12.-19. ayetleri arasında görüyoruz. 19. ayetde Muhammed suresindeki ifadelerin aynısını görüyoruz. Ahzab suresindeki ardı ardına gelen, anlam olarak başı sonu belli olan bu ayet kümesine sure denebilir. Muhammed suresinde istenen sure de, savaşla ilgili, birbiri ardına gelen anlam kümesi olabilir.

Ayetde surenin tenzil edilmesiyle, Allah’dan bir beklenti, muhkem surenin inzal edilmesiyle Allah tarafından indirilen hükmün insanlar arasında yayılması, uygulanması ifade ediliyor (Bkz. Kur’an’da Tenzil Kavramı ve Kur’an’da İnzal Kavramı).

Bu, indirdiğimiz (inzal ettiğimiz) ve farz kıldığımız bir suredir. Belki bilgilerinizi kullanırsınız diye bunda açık ayetler indirmişizdir (inzal). (Nur 1)

Sureden bahsediliyorsa içinde Kur’an (anlam kümeleri) vardır, Kur’an varsa bizim için bir takım hükümler söz konusudur. Nitekim ayetde farz kılınan bir sureden bahsediliyor. Bu başlangıçtan sonra zina eden kadın ve erkeklerle, namuslu kadınlara iftira atanlarla yani namusla ilgili olarak uzunca, ardışık ayetler sıralanıyor. Bu konu kapandıktan sonra aile hayatı, örtünme gibi konularla geliyor.

Tevbe suresinde yoğun bir kullanıma sahip sure kelimesi. 64., 86., 124. ve 127. ayetlerde şöyle deniyor:

Münafıklar (ikiyüzlüler), içlerindekini kendilerine bildirecek bir surenin indirilmesinden (tenzil edilmesinden) endişe duyarlar. De ki “Siz hafife alın bakalım, Allah, endişelendiğiniz her şeyi ortaya koyacaktır” (Tevbe 64)

Allah’a inanıp güvenin, elçisiyle beraber mücadele (cihad) edin” diye bir sure indirilse (inzal edilse) onların varlıklı olanları hemen senden izin ister ve “Bırak da oturanlarla birlikte biz de kalalım” derler. (Tevbe 86)

Bir sure indirilince (inzal edilince) bazıları: “Şimdi bu hanginizin imanını (güvenini) arttırdı?” der. O (sure), inanıp güvenmiş olanların güvenini arttırır. Onlar onu (sureyi), birbirlerine müjdelerler. (Tevbe 124)

Bir sure indirilince (inzal edilince) biri diğerine bakar “gören biri var mı?” der, sonra da dönüp giderler. Allah da onların kalpleri döndürür. Çünkü onlar, anlayışsız bir topluluktur. (Tevbe 127)

Bütün bu kullanımlarda bir sureden bahsediliyor ve konular münafıkların içlerindekini ortaya koymak, Allah’a inanmak ve cihat etmek, müminlerin imanını arttıran ve sevinçli haber ve münafıkların deşifre olma korkusuyla tedirginlikleri. Bu konularda inen ayetlerden örnek olarak Tevbe suresinin 38.-41. ayetleri verilebilir. Ayetlerde cihat emri verilip müminlerin ağırdan aldığını görüyoruz. Bakara suresinin 8. ayetinden itibaren Tevbe suresindeki ifadelere benzer bir şekilde münafıklardan bahsedilir. Başı sonu belli, ardı ardına gelen bu kümeye sure denilebilir.

Müddesir suresinin 31. ayetinde 19 cehennem bekçisinden bahsedilir. Allah bundan  bahsederken ehli kitabın tasdik etmesini (Bkz. Kur’an’da Tasdik Kavramı), iman edenlerin de imanını kuvvetlendirmeyi hedeflediğini bildiriyor. Münafıklar ise Tevbe suresinde “hanginizin imanı arttı”  derken, Müddesir’de “Allah bu örnekle ne demek istiyor” diye bocalar dururlar. Münafıkun suresinde de bu münafıklar artık tamamen deşifre oluyorlar.

Kulumuza indirdiğimiz (tenzil ettiğimiz) şeyden şüpheniz varsa Allah ile aranıza koyduğunuz ulu kişilerinize yalvarın da ondakine denk bir sure getirin. İddianızda haklı iseniz yaparsanız! (Bakara 23 Ayrıca Bkz. Yunus 38)

Buraya kadar anladığımız kadarıyla, birbiri ardına gelen, birbiriyle anlam olarak bağlı en az üç ayetden oluşan bir sure istiyor Rabbimiz. Ayet değil de Kur’an (İsra 88) ya da sure istenmesinin sebebi, ayetin kaynağının insan olamayacağından olsa gerek. Herkes bilir ayetin Allah’ın delili, mucizesi olduğunu. Sure getirin denme sebebi de, daha önceki kitaplardan ya da Kur’an’da görüldüğü gibi, buna benzer bir sure yazın gibi görünüşte basit bir istekde bulunuyor diyebiliriz. Allah malzemeyi veriyor fakat kompozisyon görevini Resul’ü iftira atmakla suçlayanlara veriliyor. Ehli kitapdan sure istenirken, Ehli kitapa ait olmayanlardan böyle bir istekde bulunulmuyor, zira kendilerinin örnek alabileceği bir kitap yok (Secde 3)

Erdem Uygan ve Dr. Fatih Orum’un beraber sundukları 12.12.2016 tarihli KÖK (Kur’an’ın Öğrettiği Kavramlar) programından derlenmiştir. Programı buradan seyredebilirsiniz.